VARLIĞIM; KALBİNİ ISITIRKEN RUHUNU TİTRETİYOR
+ Chatlaq.Net Efsane Forum » Tutqu Kalp Hack » Yazı, Şiir ve Mesajlar » Ask Hikayeleri
 VARLIĞIM; KALBİNİ ISITIRKEN RUHUNU TİTRETİYOR

Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:
Sayfa: [1]   Yukarı git
Konu: VARLIĞIM; KALBİNİ ISITIRKEN RUHUNU TİTRETİYOR  (Okunma Sayısı 250 defa) Seçenekler Arama
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« : Ekim 14, 2007, 01:47:08 ÖS »
TiYLia
First Lady
TuTQu Süper Üye
*



Başarı: 1267
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 29.879


VARLIĞIM; KALBİNİ ISITIRKEN RUHUNU TİTRETİYOR

NÂR-I AŞK

Saatin “tik tak”ları dolduruyor odayı. O ise, yatağında mışıl mışıl uyuyor; yorganına her zamanki gibi sıkı sıkı sarılmış, huzurlu… Ben olsaydım, diyorum kendi kendime, bu saat burada olmazdı. Çünkü uyuyamazdım ben, saat sesleri eşliğinde.

Yanına uzanıyorum usulca. Uzun zaman olmuş onu uyurken izlemeyeli, ruhunun derinliklerinde gizlenen en büyük sanat eseri hakkında bir defa daha yüz kıvrımlarından manalar çıkarmaya çalışmayalı. Yokluğumda aynı kalmamış bir şeyler. Daha dikkatli bakıyorum… Gözlerinin altı mı çökmüş, ne? Sonra… Ben gittiğimden beri önemli bir işi olmadıkça tıraş olmuyor gibi. Yanına uzandığımdan beri daha huzurlu sanki. Saçlarına dokunmak istiyorum, elimi ona doğru uzatıyorum; üşüyor, kaçıyor…

Giderken onu da götürmek istesem yanımda… gelir mi acaba? Saçma! Bunu ona yapamam.

Varlığım, kalbini ısıtırken ruhunu titretiyor. Üşümesini istemiyorum; yanından uzaklaşıyorum. Kadıköy’ün arka sokaklarındaki antikacı dükkanlarından birinde bulup aldığımız, daha sonra beraber onarıp yatak odamızın penceresinin önüne yerleştirdiğimiz sallanan koltuğa doğru ilerliyorum. Üzeri rasgele fırlatılmış gömleklerle dolu. Hepsini askılara geçirip dolaba asıyorum. Hepsi “o” kokuyor. Giderken içlerinden birini yanımda mı götürsem?..

Usulca bırakıyorum bedenimi sallanan koltuğa. Parmak uçlarımla, korkarak, dokunuyorum karnıma.

“Bak bebeğim, baban burada. Ne yapalım dersin; giderken onu da götürelim mi yanımızda?”

Doyamıyorum ona bakmaya. Eskiden de doyamazdım, ama hiç değilse dokunabilirdim istediğim zaman ona; yüreğimin içinden tüm vücuduma doğru yayılırken ateşten bir nehrin taşkın suları, boğulmamaya çabalayarak bakabilirdim gözlerinin içine.

“Zorunlu ayrılığın vakti çok erken gelmedi mi dersin bebeğim? Yok muydu dersin babanın bize ihtiyacı? Hem… Ayrılığımızın üzerinden yıllar geçmişken nedir bu geri gönderilişin nedeni?”

Huzursuzca kımıldanıyor yatakta. Uyanmak üzere… Heyecanlanıyorum. Yıllar sonra yeniden gözlerinin içine bakabilecek olmak; şayet bir kalbim olsaydı, onu ikinci bir defa daha durdururdu.

Henüz açmadı gözlerini. Tek eliyle bana ait olması gereken yastığın yüzünü okşuyor, gözleri bir şeyin eksikliğini hisseden yüreğine eşlik ederek açılıyor bir anda. Bir ok gibi fırlıyorum oturduğum yerden. O yatakta doğrulmuş otururken, tam karşısında dizlerimin üzerine çöküyorum. Bunun olabileceğine inanamıyorum! Beni hâlâ sevdiğini soğuk hücremdeyken de hissedebiliyordum, ama aradan bu kadar zaman geçmişken, uykusundan uyandığı bir vakitte yokluğumu “varlık” olarak kabullenerek uyanacağını asla tahayyül edememiştim…

Başını kaldırmıyor. Büyük bir suç işlemiş de, bunun pişmanlığını duyuyormuş gibi yerde dolaşıyor bakışları. Yavaşça aralanıyor dudakları, bir şeyler söylemek istercesine. Yatağın başucundaki komodine uzanarak, içinde beraber çekildiğimiz bir fotoğrafın bulunduğu çerçeveyi alıyor.

“Sana bunu yaptığım için üzgünüm güzelim… Ruhuna acı çektirdiğim için üzgünüm!”

Bakışlarını elinde tuttuğu çerçeveden gözlerime doğru kaydırıyor yavaşça. Bir süre öylece bakıyor gözlerimin içine, ama ben daha içindekileri görememişken bakışları tekrar elindeki çerçeveye yöneliyor… Ya söyledikleri? Gerçekten görebiliyor olabilir mi beni? Varlığımı hissediyor olabilir mi, ruhumun derinliklerindeki sıcaklık yavaş yavaş kalbinin içine süzülürken?..

“Bana hiçbir şey yapmadın ki sen!”

“Yeminimi bozdum… Ölene dek tutmalıydım, ardından verdiğim sözü. Lanet olsun!”

“Anlamıyorum seni…”

Hiçbir cevap vermiyor bu sözüme. Sonra, bakışlarını yeniden yüzüme doğrultuyor; oradan da gözlerimin içine… Onunla ilk karşılaşmamızdaki duygular kaplıyor yeniden, ruhumun her yanını. Kendimi kalabalığın içerisinde kaybolmuş gibi hissediyorum. Yeniden onun varlığında kaybolmayı arzuluyorum. Ama bir farklılık var gözlerinde. Farklılık gözlerinde değil, gözlerindeki “ben” de! Adeta bir perde çekilmiş üzerime… Anlayamadığım bir şeylerin kokusu gelirken burnuma, ruhunun bir şeyleri yitirdiğini görüyorum; ona her zamankinden daha yakın olmak istiyorum. Konuş, diyorum, anlat bana olan biteni! Susuyor… Bakışları yeniden gözlerimden uzaklaşıyor, başka bir yönde sabitleniyor. O an anlıyorum, yanında olduğumun farkında olmadığını.

Bakışlarımı yöneltiyorum, bakışlarının olduğu yere; aynadaki tek bir noktada sabitleniyor bakışlarımız. Yeniden kalbine doğru akmak istiyorum; bir şeyler tarafından engelleniyorum.

Kalkıyor yerinden; onu yalnız bırakamam, ben de ilerliyorum peşinden. Odanın kapısını öyle bir hızla açıyor ki, aynı hızla kapanan kapının bana mani olmasına izin vermiyorum. Peşinden ilerliyorum. Karşımda, dört duvarı perdelerle sıkı sıkı kapatılmış odanın ortasında, siması bana oldukça tanıdık gelen bir kadın kollarını iki yana açmış, öylece duruyor. Demek buydu, diyorum. Demek aldattın beni! Demek yastığımın yüzünde aradığın bir başkasının yüzü… Aldatılmışlıkla ruhum bin bir parçaya bölünüyor. Yanımda götüremeyeceğim kadar kirlendiğini biliyorum artık ya, bir şeyler yüzünden yine uzaklaşamıyorum ondan.

Ağlayarak ilerliyor kadına doğru. Ellerini gezdiriyor kadının donuk bakışlar fırlatan yüzü üzerinde. Saçlarında duymaya çalışıyor bana ait olan kokuyu. Kadının kalbinden kendininkine doğru akan ateşten bir nehir bulamamanın acısıyla yerden aldığı bir tahta parçasıyla vurmaya başlıyor kadına. Bir an için engel olmaya çalışıyorum ona, o kadının benim dünyamda yer almasını istemediğimden. Tutmaya çalıştığım bedeni korkuyla uzaklaşıyor benden. Acizliğim benim de gerilememe neden oluyor. O bilmese de, bir defa daha buluşuyor bakışlarımız; sonra, beraber ilerliyorlar kadının üzerine. Varlığımdan habersiz, anlatmaya çalışıyor gözleri bana fark edemediğim bir şeyleri. O kararsız ve korkak bakışlarla takip ederken geçtiğim yerleri, dikiliyorum kadının karşısına; bana ait olanı benden almanın hesabını sorarcasına.

Aramızdaki benzerlik çekiyor ilk önce dikkatimi. Beni, bana benzeyen bir kadınla aldattığı için daha çok kızıyorum ona. Sonra omuzlarına kayıyor bakışlarım. Tahta parçasından darbe alan ilk yeri görüyorum; üzerindeki boyanın sıyrılmışlığıyla, karşımda duranın benim alçıdan bir kopyamdan ibaret olduğunu anlıyorum. Ruhum yeniden düşüyor ateşten bir nehrin içine, peşimden gelmesini fısıldıyorum usulca kulağına. Konuşmaya başlıyor, fısıltıyla.

"Gözlerinin içine bakamıyordum, çünkü görmem gereken yerde değildi gözleri. Karşımda gözleri çalınmış bir ceset duruyordu... Asla ‘sen’ olamadı o. Dolduramadı ruhumun derinliklerinden çalınan parçanın yerini. Sen değilsen, istemiyorum onu da!"

Elindeki tahta parçasıyla defalarca vurarak parçaladı, alçıdan yapılmış kopyamı. Gözyaşlarıyla söndürmeye çalışırken toz bulutunu, yanına ilerliyorum. Son bir umutla bakarken gözlerinin içine, bunun ona acı verdiğini hissederek geri çekiliyorum. Artık biliyorum ki, varlığımı bir şekilde hissediyor o da. Yanında olduğumu anlayamasa da, içinde çoğalıyorum defalarca. Hızla ilerliyor bomboş odanın içinde, duvarlardan birine doğru. Merakla bakıyorum o yöne. Hızla tutuyor perdeyi bir ucundan ve dört duvarı çıplak bırakıyor karşımda.

Ağlayarak dönüyor ekseni etrafında. Öylece kalakalıyorum şaşkınlığımla. Aynalarla kuşatılmış odanın orta yerinde dururken, bir tek “o” büyüyor gözlerimin önünde. Uzanıyor aynadaki görüntüsüne… gözlerine. Yanlış yerde durduğumu anlıyorum; yanlış bir oyunda başrolü aldığımı, yanlış zamanda geri döndüğümü… ve her şeyin yanlış olduğunu!

Şu anda bir hayalden ibarettim onun için, her zamanki gibi. Aynı anda hem kalbinde, hem karşısında yer alan bir hayalet idim. Ne ben sevebilmiştim onu yanımda taşıdığı cismiyle, ne de o beni sevmişti. İkimizde daha büyük bir aşkın peşinden koşmuştuk da, bulamamıştık onu. Ben öğretmiştim ona bu sahte oyunu. Ben söylemiştim ona; gözlerimin içinde onu bulduğumu, dikkatli bakarsa gözlerinin içinde beni bulacağını. Ama ikimizde sorgulamamıştık hiçbir zaman bu oyunun doğruluğunu. Aynaları sever olmuştuk, yalnızlığımızda bizi birbirimize kavuşturduğundan. Zamanla belki de kendimizi daha çok sever olmuştuk, bir diğerimizi içimizde taşıdığımızdan. Bizler bir bütünün ateşe atılmış parçalarıydık ve o gözlerinin içinde benimle buluşurken, yanındaki “ben”in farkına varamayışının acısını çekiyordum. Yan yana olduğumuz zamanlarda içimizdeki heyecanı yitirmeyişimizin nedeni de buydu. Ne kadar ait olursak olalım birbirimize, o kadar uzak olacaktık birbirimizden. Ve her zaman acısını çekecektik aşkın. Yitik birer cisimken, yavaş yavaş cisimlerimizden de uzaklaşacaktık.

Vakit gelmiştir… Yalnızlığıyla baş başa bırakarak onu, geri dönüyorum dört yanı soğuk duvarlarla çevrili hücreme!

Bu Sayfayı Paylaş
Facebook'a Ekle Google Ekle Yumile Ekle Yahoo Ekle Msn Ekle Netspace Ekle Ask Ekle Clesto Ekle Digg Ekle Reddit Ekle Furl Ekle Del.icio.us Ekle Submit to Jeqq Spurl Ekle Technorati Ekle Newsvine Ekle Simpy Ekle BlinkList Ekle Shadows Ekle
Logged

Bırak... Sorma...
Hanesi boş kalsın ismine yüklediğim anlamın
Aşk de... Nefret de... Ne dersen de...
Ben bile bilmezken bendeki vazgeçilmezliğin sebebini
Bırak sözcüklerin kafası karışmasın...
Bir kelimeye...
Bir dizeye...
Bir şiire sığamıyacak kadar ağrılı harflerim...
Sayfa: [1]   Yukarı git
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Arsiv
|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.12 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC | Sitemap
vBulletin Theme Design by TurkloRD
XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!
Bu Sayfa 0.032 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu