demokrasi
Moderator
TuTQu Süper Üye
Başarı: 46
Çevrimdışı
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 5.519
EY! TÜRK TİTRE VE ÖZÜNE DÖN
|
Aynı şekilde İsmail Bey, damadı Nasip Yusufbeyli ile birlikte İstanbul'da Türkçülerin ilk resmî derneği olan Türk Derneği'nin üyesi idi. 1917 İhtilali sonrası kurulan genç Türk Cumhuriyetinin yıkılmasıyla Türkiye, Ahmet Ağaoğlu, Prof. Yusuf Akçura, Prof. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Abdülkadir İnan, Dr. Hamit Zübeyr Koşay, Prof. Dr. Reşit Ahmedi Arat, Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof.Dr. İsmail Ertaylan, Prof.Dr. Zeki Velidi Toğan ve daha birçok aydına kucak açmıştır. Bu aydınların hemen hepsi Türkiye'deki Türkçü derneklerin kurulmasında rol almışlardır. Bunlardan en önemlisi Türk fikir hayatına imzasını atan Yusuf Akçura'dır.
Akçura, 1897'de Tataristan'da doğmuş, babası öldükten sonra annesiyle İstanbul'a gelmiş, tahsilinin büyük bir kısmını İstanbul'da yapmıştır. Yazları Kazan'a giderek eniştesi İsmail Gaspıralı'nın yanında kalıyor ve Ondan feyz alıyordu. Türkiye'de Harbiye'ye giren Akçura Jön Türkler hareketine katılınca okuldan atılarak Trablusgarp'a sürgüne gönderilmiştir. Buradan Paris'e kaçan Akçura, Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirince 1903 yılında Kazan'a dönmüş, burada Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tedbirleri içeren "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesini kaleme almıştır. Daha sonra kitap hâline getirilen bu makalede:
"Osmanlı ülkelerinde garptan feyz alarak, kuvvet kazanmak ve terakki arzuları uyanarak, belli başlı üç siyasî yol tasavvur ve takip edildi sanıyorum.
Birincisi, Osmanlı hükûmetine tâbiî muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek; İkincisi, hilâfet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasında faydalanarak, bütün İslâmları söz konusu hükûmetin idaresinde siyaseten birleştirmek; Üçüncüsü, ırka dayanan siyasî bir Türk milleti teşkil etmek" ifadeleriyle genel durumu belirten Akçura'ya göre Osmanlıcılık ve İslâmcılık bir zamanlar Osmanlı Siyasetine ağırlığını koymuş, 1870'den sonra Osmanlıcılık görüşünün yerini İslamcılık almaya başlamış, Türkçülük ise son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Akçura, aşağıdaki ifadeleriyle Türkçülüğe siyasî bir anlam da kazandırmıştır. "Bir Türk millet-i siyâsîsi husule getirmek fikri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı Devleti'nde gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiç birisinde bu fikrin mevcut olduğunu zannetmiyorum. ..... Türk Birliği Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türkleri din ve ırk bakımından birleştirecek, ayrıca Türk aslından olmayan bir derece Türkleşmiş unsurlar da Türklükle temsil edilecek ve hiç temsil edilmemişlerle daha millî bir vicdana sahip bulunanlar da Türkleştirilecektir. Asıl önemli olan dünyaya yayılmış bulunan Türklerin birleşmesi ve büyük bir millet-i siyasîye meydana getirmesidir, bu Türkçülük sayesinde olacak ve Türk toplumlarının en kuvvetlisi, en ileri ve uygar olan Osmanlı Devleti bu işte esas rolü oynayacaktır. Asıl kaygısı İmparatorluğun dağılmaması olan Akçura 1908 II. Meşrutiyeti ile İstanbul'a gelmiş, Harbiye, Mülkiye ve Darülfünun'da hocalık yapmıştır.
Daha sonra İstiklâl Savaşı'na katılan, İstanbul ve Kars mebusu olan Akçura Ankara Hukuk Fakültesi'nde dersler vermiş, Türk Tarih Kurumunun başkanlığını yapmış ve 11 Mart 1935 günü vefat etmiştir. Akçura'nın Ulûm ve Tarih, Türk Germen ve İslâvların Münasebat-ı Tarihiyeleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun Dağılma Devri, 18. ve 19. Asırlar, Zamanımız Avrupa Siyasî Tarihi gibi eserleri önem arz etmektedir.
1908'de başlayan II.Meşrutiyet tamamıyla Jön Türklerin eseri olmuştur. Jön Türkler ve kuruluş amacıyla Osmanlılık siyasetini izleyen İttihat ve Terakkî daha sonraları kısmen Türkçülüğe meyletmişler, fakat siyaseten Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset'i arasında gidip gelmişlerdir. Meşrutiyet havasıyla ve Rusya'dan gelen Türk aydınlarının da katılmasıyla Kasım 1908'de Türk Derneği kurulmuştur. Dernek, Yusuf Akçura, Necip Asım (Yazıksız), Velet Çelebi (İzbudak) önderliğinde başka milliyetçi aydınlarla Mülkiye Mektebi Müdürü Mehmet Celâl'in odasında kurulmuştur. Dernek daha sonraki faaliyetlerine Ahmet Mithat'ın yardımıyla Yeni Gazete İdarehanesi'nde devam etmiştir. Dernek Türk Derneği Dergisi adı altında ancak yedi sayı çıkarabilmiştir. Derneğin nizamnamesinin ilk maddesine göre dernek ilmî bir kuruluştur. İkinci maddede derneğin amacı "Türk diye adlandırılan bütün kesimlerinin tarihini ve bugünkü durumlarını, eserlerini araştırmak, böylece ortaya çıkan sonuçları dünyaya tanıtmaktır.
Derneğin üyeleri arasında İsmail Gaspıralı'dan Bursalı Mehmet Tahir'e, Rıza Tevfik'e, Mehmet Emin Yurdakul'a hatta Agop Boyacıyan'dan, Vilademir Gordicuski'ye, Antuan Tıngır'a, Rahip Karaçun'a kadar değişik yelpazedeki ve inançtaki şahısların bulunması, derneğin ilmi ve medenî milliyetçilik prensiplerinden hareket ettiğini göstermektedir. Dernek Necip Asım ve Fuat Kösearif'in vazife icabı ayrılmaları ve 1911 yılında fiilen Türk Ocağının kurulmasıyla kapanmıştır.
Bu tarihlerde İstanbul'da bunlar olurken Selânik'te 1911 yılında Genç Kalemler adıyla bir dergi çıkarılmaya başlanmıştır. Genç Kalemler, Ömer Seyfettin ve Ali Canip'in gayretleriyle çıkmaya başlamış, daha sonra bu gruba Ziya Gökalp, Aka Gündüz, Mehmet Fuad'ın katılmasıyla güçlenmiştir. Ömer Seyfettin'in derginin ilk sayısında kaleme aldığı "Yeni Lisan" adlı uzun makalesi geniş akisler uyandırmış, Tanzimat'la başlayan dil milliyetçiliği akımının mihenk taşlarından biri olmuştur. Dergide Tevfik Sedat, Demirtaş, Gökalp, mahlasıyla önce Turan ve Altın Destan şiirleri yayımlanan Ziya Gökalp, bugün bile unutulmayan
"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve bir ülkedir : Turan!..."
mısralarını kaleme alarak fikirleriyle ön plâna çıkıyordu. Aynı zamanda İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin genel merkez üyesi olan Gökalp, Cemiyet merkezinin 1912 yılında İstanbul'a taşınmasıyla buraya gelmiş, bu yıllarda İstanbul'da coşkun bir şekilde başlayan Türkçülük faaliyetlerine aktif bir şekilde katılmıştır.
İstanbul'un işgaliyle Malta'ya sürülmüş, 1921'de Malta esaretinden kurtularak Diyarbakır'a gelmiş ve Küçük Mecmua'yı neşretmiştir. Bir müddet sonra Ankara'ya dönerek Maarif Vekilliği telif ve tercüme encümeni reisi olmuştur. Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları, ve Türk Medeniyeti Tarihi adlı eserlerini bu dönemde kaleme almıştır. Bunların dışında Malta Mektupları adlı eseriyle, Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altun Işık gibi şiir kitapları vardır. Daha sonra 25 Ekim 1924'teki vefatına kadar Diyarbakır milletvekilliği yapmıştır.
Türkçülüğe önce Turancılıkla başlayan Ziya Gökalp, Türkçülüğün sosyolojik temellerini ortaya atan ilk şahsiyettir. Darülfünun'daki ilk sosyoloji enstitüsünü de o kurmuştur. Ziya Gökalp' göre "Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. Millet, ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de idarî bir zümredir. Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek, aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bir harsî zümredir."
Z. Gökalp'e göre Türkçülüğün üç büyük mefkûresi (ülküsü) olmalıdır: "Bunların hakikate en uygun olanı Türkiyeciliktir. İkinci mefkûre Oğuzculuk veya Türkmenciliktir. Çünkü kültür bakımından birleşmesi en kolay olan Türkler, Oğuz Türkleri yani Türkmenlerdir. Nihayet üçüncü bir mefkûre daha vardır ki, bu da istikbalde diğer Türklerin Oğuzlarla bütünleşeceği Kızılelma'dır. Bu, bir hayal dahi olsa Türkçülük için kuvvet menbaıdır. O Turan ki mazide bir hakikatti. Mete'ler, Göktürk hükümdarları bir zamanlar bütün Türkleri birleştirmemişler miydi?"
Z. Gökalp'in içtimaî mefkûresi, "Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garp medeniyetindenim" cümlesiyle özetlenebilir. Gökalp'in bu fikri terkibinin arkasında onun "hars" (kültür) ile "medeniyet" kavramlarına atfettiği farklı anlamlar yatmaktadır. Buna göre, medeniyet Avrupa'dan alınabilir, çünkü insanlığın ortak malıdır. Hars ise millîdir. Ziya Gökalp'in milliyetçilik anlayışı şoven veya mutaassıp değildir. Gökalp'in kültürel temeller üzerin oturttuğu millet ve milliyetçilik anlayışı kapsayıcı ve gelişmeci bir muhtevaya sahiptir. Türk milletinin atlattığı badirenin toplum içinde dayanışmayı ve iş birliğini zorunlu kıldığına inanmış ve bunu ülkeler düzeyinde izah etmeye çalışmıştır. Gökalp, bu çerçevede millî devletin, millî kültürün ve eğitimin önemine dikkat çekmiştir. Türkçülerin temel vazifesini, millî kültürü öğrenmek ve korumak ile garp medeniyetini halka götürmek olarak belirlemiş olması bu sebepledir.
1911 yılında Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Âkil Muhtar ve Yusuf Akçuraoğlu tarafından Türk Yurdu adlı bir cemiyet kurulmuş ve bu cemiyet aynı adla bir dergi çıkarmıştır. Bu dergi daha sonra Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından 1911 yılında kurulma kararı alınan 25 Mart 1912'de resmen kurulan Türk Ocakları Derneği'nin resmî yayın organı olacaktır. Türk Ocağı'nın kurucuları Şair Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Dr. Fuat Sabit Beylerdir. Derneğin ilk başkanı Ahmet Ferit (Tek)'tir. Daha sonra Hamdullah Suphi başkan, Yusuf Akçura ikinci başkan olacaktır.
Derneğin hars ve ilim heyetinde ise Halide Edip, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Ziya Gökalp, Mehmet Fuat, Hüseyinzade Ali Bey gibi maruf ilim adamları bulunmaktaydı. Türk Ocağının amaçlarının ifade edildiği temel kaynak nizamnameleridir. Ocak nizamnamesinin 2. ve 3. maddelerine göre derneğin amacı ve faaliyetler şöyle belirtilmiştir.
"Cemiyetin maksadı, akvam-ı İslâmiye'nin bir rükn-i mühimi olan Tüklerin millî terbiye ve ilmî, içtimaî, iktisadî seviyelerinin terakkî ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktır... Cemiyetin maksadını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler açarak dersler, konferanslar, müsamereler tertip, kitap ve risaleler neşr edecek mektepler açmaya çalışacaktır."
Türk Ocağı, dağılma aşamasındaki imparatorluğun içinde Arapların Ahailü'l-Arabî, Kürtlerin Hivi, Arnavutların Başkum, Yahudilerin Makabi, Ermenilerin Hınçak ve Taşnak gibi azınlık örgütlerinin bölücü faaliyetlerinin yaygın olduğu bir zamanda kurulmasıyla millî birlik açısından önemli bir rol oynamıştır. Türk Yurdu dergisi ise etrafında topladığı aydınlarla Cumhuriyetin ilmî temelini ve kadrosunu oluşturmuştur. Nitekim Atatürk, yeni kurulan Cumhuriyetin milletvekili ve bakanlarını bu aydın kadrodan seçmiştir. Türk Ocağı ekibinden bir kısmının 1913 yılında Türk Bilgi Derneği adlı bir dernek kurduklarını fakat, derneğin, 1914 yılına kadar faaliyetini sürdürdüğünü görmekteyiz. Bilgi adlı bir mecmua da çıkaran dernek Türkoloji Enstitüsü gibi çalışmaktaydı.
1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi sonucunda Osmanlı Devleti'ni yok olmaya doğru sürükleyen gelişmeler, yalnız politikacıları ve bürokratları değil aydınları da bir yol ayrımının eşiğine getirmiştir. Bu problemlerin faturasının İttihatçı Talat, Enver ve Cemal Paşalara çıkarılması ve bunların yurt dışına kaçmak zorunda kalmalarıyla İttihat ve Terakkî kendini resmen feshetmiştir. Bu dönem İzmir ve İstanbul başta olmak üzere Anadolu'nun fiilen işgaliyle aynı zamana rastlamaktadır. Türk Ocaklılar İzmir'in işgaliyle büyük mitingler tertipleyerek halkı uyandırmışlar, İstanbul'un işgaliyle Anadolu'ya geçerek Müdafa-i Hukuk teşkilâtlarında çalışmışlar, İstanbul'dan Anadolu'ya silâh kaçıran "Karakol" teşkilâtında fiilî rol oynamışlardır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının çabaları daha önceden başlamış olan mahallî teşkilâtlanmaları ve direnişleri birleştirerek tek merkez altında toparlanmak üzere yoğunlaşmıştır. Bu büyük ölçüde başarıldıktan sonra millî mücadeleden zaferle çıkmak mümkün olmuştur. Anadolu'daki bu hareket, batıda modernleşmeci ve demokrat bir muhtevaya sahip olarak gelişen milliyetçiliğin bozularak emperyalizme dönüşmesine karşı kalkınmacı ve bağımsızlıkçı bir milliyetçiliğin gelişimini simgeliyordu. İçerde ise biraz da tarihî zorunluluk olarak millî bir devletin inşasına yöneliniyordu. Milliyetçi/Türkçü aydınlar bu yeni durumun Türk milletinin yaşama ve kalkınma azmini temsil ettiğine ve bunun da son tarihî fırsat olduğuna inanarak yeni kurumların ve politikaların savunucuları olmuşlardır.
Buna bağlı olarak Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı yeni millî devlete ve bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak bir ideolojinin yaratılması ve Osmanlının son döneminden itibaren gelişmeye başlayan millî bilincin kökleştirilmesi olmuştur. Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura'nın öncülüğündeki Türkçü/Milliyetçi fikir akımı bu açıdan belli başlı esin kaynaklarıydı.
1920'lerin ikinci yarısında oluşmaya başlayan ve 1930'larda giderek netleşen "Kemalizm" batıcı lâik yönü ağır basan entellektüellerin katkılarıyla yeni bir milliyetçilik ve modernleşme anlayışı yaratmıştır. Nitekim 1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu. Milliyetçilik ise millî birliği sağlamayı ve yeni Cumhuriyeti korumayı temel almaya başlamıştı. Biraz da konjektörün zorlamasıyla, bağımsızlığın ve sınırların korunması hemen hemen tek nihaî hedef gibi görünüyordu. Türk milliyetçiliğinin önemli bir parçası olan Anadolu dışındaki Türklerle ilgilenmek, kültür birliğini ve dayanışmayı geliştirmek şeklindeki "Turan idealleri" gözle görülmez olmuştu. Milliyetçilik anlayışının bir diğer önemli parçası olan din olgusu için de aynı şey geçerliydi. Bunlara son olarak Osmanlı devrinin yok sayılması da eklenmiştir. Bu program İsmet İnönü zamanında devlet yönetimi içerisinde daha çok istihdam edilen eski Marksist ve hümanist kadrolar tarafından geliştirilmiştir.
Bu düşünceler ve radikal kültürel reformlar gerek Atatürk'ün bir kısım silah arkadaşları (Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay) gerekse Ziya Gökalp ve Sadri Maksudi Arsal gibi milliyetçi aydınlar tarafından farklı bir siyasetle karşılanmış, bu durum "batıcı-milliyetçi" ve "muhafazakâr-milliyetçi" gibi kavramlarla tanımlanabilecek bir yol ayrımına sebep olmuştur. Neticede Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurulması ve bu fırkada Türk Ocaklarının yer alması Tek Parti iktidarınca hoş karşılanmayarak Türk Ocakları 1931 yılında kapatılmış, bütün malları CHP'nin gençlik kolları gibi çalışan Halkevleri'ne devredilmiştir.
Türk Ocaklarının kurulmasından hemen sonra 1923 yılında İstanbul Darüfünunu Talebe Cemiyeti kurulmuş, daha sonra bu dernek diğer talebe birliklerinin katılımıyla Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adı altında birleşmiştir. Birliğin başkanlığına Tahsin Bekir (Balta), sekreterliğine ise İbrahim (Öktem) Bey getirilmiştir. MTTB, Tek Parti yönetimince kapatılana kadar ve bilâhere Tevfik İleri zamanında tekrar açılınca öğrenci hareketlerinin büyük bir kısmını sevk ve idare etmiştir. Dernek 1933 yılında bozkurtu kendine amblem olarak seçmiştir. MTTB, "Vatandaş Türkçe Konuş/Yabancı Tranvay Şirketine Boykot/Yerli Malı Kullanma Haftası/Türk Mezarlığına Saldıran Bulgaristan Gençlerini Telin/Nazım Hikmet'e Af Kampanyasına Karşı Çıkma" gibi millî hareketlerin hep içinde bulunmuştur. 1930 yıllarının başında Tek Parti yönetiminin dışında kalan ve yukarıda belirttiğimiz resmî milliyetçilik anlayışı yetersiz bulan, Turan idealini canlı tutmaya çalışan Nihal Atsız ve arkadaşları Adsız Mecmua girişiminde bulunmuşlardır.
Atsız ve arkadaşları İslamiyet'ten önceki Türk tarihine sık sık atıfta bulunmuşlar, ırk kavramını daha ön plânda değerlendirmişlerdir. Bu mecmuanın yaklaşık 1 yıl süren yayın hayatından sonra Atsız 1933 yılında Orhun Mecmuası'nı çıkarmış fakat bu da uzun sürmemiştir. Bu dönemde milliyetçi yayınlar olarak Hıfzı Oğuz'un çıkardığı "Çığır Mecmuası"nı, MTTB'nin çıkardığı "Birlik Mecmuası"nı, Reha Oğuz Türkkan'ın yönettiği "Gökbörü" dergisini görmekteyiz. 1940 yılının başlarında Reha Oğuz Türkkan'ın Ankara'da Türk kültürüne hizmet vermek amacıyla "Kitap Sevenler Kurumu"nun kurulduğunu ve başta Ziya Gökalp'in eserleri olmak üzere milliyetçi yayınları bastırdığını görmekteyiz. Bu kurum kısa bir süre sonra CHP tarafından Halkevlerine katılmaya zorlanmıştır.
Atatürk'ün ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve millî kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların kadrolaşması tepkilere yol açmıştır. Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek; milliyetçi fikir ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye'nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini geliştirmesini teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. Nitekim o dönemin Marksistleri bazen hümanizm, bazen batıcılık ve ilimcilik adı altında bir çok faaliyette bulunmuşlar, askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya başlamışlardır. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel'in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır.
Bu gelişmeler sonucunda Nihal Atsız, Orhun Dergisi'nde ilki 1 Mart 1944, ikincisi 21 Mart 1944'te olmak üzere dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na iki açık mektup göndermiştir. Atsız, ilk mektubunda tehlikeye dikkat çekmiş, ikinci mektubunda ise, isim isim bazı komünistlerin faaliyetleri üzerinde durmuştur. Atsız mektuplarında;
"Solculuk, gördüğü müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Öğretim kurumlarında bu fikre saplanmış hastalar görülüyor. Bu hastalık arasına gayri memnunları ve Türk olmayanları da alarak büyüyor. Yalnız düşünce hâlinde kalmayarak hareket hâline geçiyor. Boy boy dergileri çıkıyor. Bu dergilerde aynı teranelerle ahlakâ, vatan ve şeref duygusuna, millet hakikatine saldırıyor. Taassupla mücadele ediliyormuş gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor... Bu vatan düşmanı fikrin bazen devletçi, bazen vatancı, bazen insancı, bazen ilimci kılıklarda Türk milletini zehirlemesine niçin müsaade ediyorsunuz?" gibi samimî fakat sert üslûplar kullanması iktidarı rahatsız etmiş, sonucunda Sabahattin Ali, Atsız'ı mahkemeye vermiştir. İlk mahkeme 26 Nisan 1944 günü milliyetçi gençlerin aşırı izdihamından yapılamamış ve 3 Mayıs'a ertelenmiştir. Bu süre zarfında milliyetçi gençler İstanbul ve Ankara'da gösteriler yaparak Atsız'ı desteklemişler, nihayet mahkeme günü büyük bir gösteri yapmışlardır. Bu Türkçülük adına yapılan ilk tepki ve gösteri hareketiydi. Nitekim 3 Mayıs günü hâlâ Türkçüler/Milliyetçiler günü şekliyle anılır.
Bu davanın sonucunda aralarında Zeki Velidi Togan, Hasan Ferit Cansever, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, Hikmet Tanyu, Fethi Tevetoğlu, Sait Bilgiç gibi şahsiyetlerin bulunduğu 23 kişi hakkında dava açılmış, sonunda hepsi berat etmişlerdir. Burada dikkati çeken bir husus Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 19 Mayıs dolayısıyla yaptığı konuşmada bu hareketleri "zararlı, fesatçı, yanlış" gibi sıfatlarla değerlendirmesi ve bunun sonucunda komünistlerin şımarmasıdır. Nitekim bütün solcu yazarlar bunu fırsat bilerek Cumhuriyet, Ulus, Tan, Tanin, Vatan, Akşam gibi gazetelerde sözde bu davayı ele alarak Türk milliyetçiliğini mahkûm etmeye ve karalamaya çalışmışlar, devlet idaresinde daha da kadrolaşmışlardır. İktidarın bu tavırları milliyetçileri sindirememiş, Türk milliyetçileri Özleyiş, Toprak, Altınışık, Meşale, Hareket, Millî Birlik, Ergenekon, Türkeli, Türke Doğru, Bayrak, Kürşad gibi yirmiye yakın dergi çıkartmışlardır.
Türk milliyetçileri teşkilâtlanmalarını dergileşmenin yanı sıra dernekleşmeyle de sürdürmüşlerdir. Aralarında Şevket Akçalı, Faruk Sükan, Turgut Atasoy, Faruk Kadri Timurtaş, Bekir Berk gibi gençlerin de bulunduğu bir grup üniversite öğrencisi 1946 Nisanında "Türk Kültür Ocağı"'nı; 1946 Eylülünde Fethi Gemuhluoğlu, Osman Nedim Tuna, Celâl Sungur, İlhan Darendelioğlu, Nuri Killigil gibi milliyetçilerin bulunduğu grup "Türk Kültür Çalışmaları Derneği"'ni; 1947 yılında Mehmet Emin Alpkan, Gökhan Evliyaoğlu, Galip Erdem, Arslan Topçubaşı, Mehmet Metin Ören, Şadi Pehlivanoğlu, Necati Tanrıkulu gibi bir kısım milliyetçi üniversiteli "Türk Gençlik Teşkilâtı"'nı kurmuşlardır.
Bunlardan özellikle Türk Gençlik Teşkilâtı diğer dernekleri pasif bularak, komünist faaliyetlere set koymaya çalışmıştır. "Tanrı Türkü Korusun" sloganını ilk defa yayan bu teşkilât Tanrıdağ diye bir dergi de çıkartmış ve çok hizlı bir şeklide teşkilâtlanmıştır. 1949 yılında Türk Ocakları tekrar faaliyete geçmiş fakat eski fikirlerine göre daha ılımlı bir tablo ortaya koymuştur. 1946 yılında MTTB tekrar faaliyete geçmiştir. Ayrı ayrı dernek ve teşkilâtlarda da olsalar Türk milliyetçileri Nazım Hikmet'e Af Kampanyası, "Kıbrıs Olayları", "Çiçek Palas Olayları" gibi hadiselerde hep müşterek ve ortak tavır koymuşlardır. Türk milliyetçileri arasında dağınıklıktan şikâyet etmek , birlikte hareket etmek ve birleşmenin gerekliliği yüksek sesle tartışılmaya başlayınca Türk Kültür Ocağı , Türk Gençlik Teşkilâtı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Türk Kültür Derneği, Kayseri Türk Kültür Birliği ve Genç Türkler Cemiyeti müşterek hareket etme noktasında 1950 Nisanında bir araya gelerek Milliyetçiler Federasyonu'nu kurmuşlardır. Federasyon bir yıllık geçiş ve hazırlık döneminden sonra 1951 Nisanındaki Büyük Kongrede oy birliğiyle birleşme kararı alarak adını da Türk Milliyetçiler Derneği olarak değiştirmiştir. Türk Milliyetçiler Derneği çok teferruatlı bir program hazırlayarak hareketinin adını Türk Milliyetçiliği olarak belirlemiştir. Türk Milliyetçiler Derneğinin milliyetçilik tanımı ve önemi şu şekildedir.
"Milliyetçilik, Türk vatan ve milletinin selâmeti, yükselişi ve payidar olması için her Türk'ün tabiî olarak benimseyeceği, millî bir mefkûre olarak kabul edeceği bir vasıta olduğu cihetle, Dernek çalışmaları evvel emirde milliyetçilik potası içinde yoğrulmuş Türk gençliğini çoğaltmak gayesine matuf olacaktır."
Türk Milliyetçiler Derneği çok hızlı bir şeklide teşkilâtlanmasını tamamlayarak şube sayısını bir yılda 60'a ulaştırmıştır. Derneğin halkın teveccühünü kazanması ve telkin faaliyetlerde bulunması hem solcuları, hep DP'lileri ürkütmüş Adnan Menderes, 17.1.1953 tarihinde Antep'te yaptığı konuşmada tıpkı İnönü'nün yaptığı gibi milliyetçilik faaliyetlerini yarı gizli ve ayırımcılık güden 1944'te kapatılmış ırkçı birliğin devamı faaliyetler olarak nitelemiştir. Bunun sonrasında savcılık harekete geçerek derneği 22.1.1953 günü kapatmış, mallarına da el koymuştur. Hatta derneğin Genel Başkanı DP. Isparta milletvekili Sadettin Bilgiç ve Tahsil Tola partiden ihraç istemiyle Haysiyet Divanına verilmişlerdir. Derneğin kapanmasından sonra aralarında Ferruh Bozbeyli,Hüsnü Demirkıran , Cemal Külâhlı, Orhan Okay, Celâl Erçıkan'ın bulunduğu milliyetçi öğrenciler Milliyetçiler Derneği'ni kurmuşlardır. Dernek fiilen 1953 yılında, resmen 1954 yılında faaliyete geçmiş; çalışmalarını daha çok seminer, konferans ve yayın neşretme yolunda sürdürmüştür. 7 Aralık 1956 yılında da Altan Deliorman , Demir Arslan, Ekrem Marakoğlu gibi şahsiyetler tarafından İstanbul'da Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği kurulmuştur. Derneğin gayesi;
"Millî bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah'a bağlılığı kökleştirmektir."
Bu dernekler 1960 İhtilâli'ne kadar Kıbrıs ve Irak Türklerine yapılan baskılara ortak tepki göstermişler, siyasî faaliyetlere fazla katılmamışlardır. Siyasî plânda ise DP 'den ayrılmak zorunda kalan bazı milliyetçi politikacıların 1952 yılında Remzi Oğuz Arık'ın başkanlığında Türkiye Köylü Partisi'ni kurdukları görülmektedir. Parti daha sonra Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ni(CKMP) meydana getirmiştir. 1960 İhtilâli'nden sonra teşekkül ettirilen Millî Birlik Komitesi'nin üyelerinin bir kısmı 1944 Olaylarında ismi ön plâna çıkan Alparslan Türkeş'in liderliğinde "Milliyetçi-Türkçü eğilimleri, bir kısmı da batıcı ve sol eğilimleri temsil ediyorlardı. Komite, fikirlerin uygulama alanında ayrıntıya indikçe farklılıklar çoğalmaya başlamış; CHP'nin de desteğiyle çoğunluğu oluşturan grup, 14'ler olarak anılan Türkeş'in liderliğindeki grubu 13.11.1960'ta tasfiye ederek, yurt dışında değişik görevlere göndermiştir. Düşük bir oyla kabul edilen 1961 Anayasası'nın getirdiği serbestlik ortamından faydalanan sol grup ve örgütler faaliyetlerini arttırırken siyasî alanda ise CHP, 1961 seçimlerinde istediğini bulamamıştır. CKMP milletvekili sayısını arttırmasına rağmen siyasî ağırlığını giderek kaybetmiş, 1962'de Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarının da ayrılmasıyla iyice zayıflamıştır.
DP'nin devamı olarak görünen Adalet Partisi'nde ise milliyetçi muhafazakâr kanadın lideri Sadettin Bilgiç başkanlık yarışının kaybetmiş ayrıca Türk Ocakları genel başkanlığı yapmış bulunan Prof. Dr. Osman Turan, AP içindeki mücadelede yenik düşmüştür. Bu siyasî ortam içinde Türkeş ve arkadaşları 23.2.1963 tarihinde yurda dönmüştür.
Alparslan Türkeş, Mayıs 1963'teki Talat Aydemir'in darbe girişimine karıştığı iddiasıyla tutuklanmış fakat beraat etmiştir. Türkeş ve arkadaşları Türk Ocaklarında konferanslar vermişler Türkiye Huzur ve Yükseltme Derneği adlı bir derneğin kurulmasını kararlaştırmışlar. 22-23 Şubat tarihinde toplanan CKMP Kongresinde bu partiye katılmışlardır. Partiye katılan diğer isimler arasında Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Mustafa Kaplan, Ahmet Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi 14'lerin tanınmış simaları bulunmaktaydı. Türkeş, bu partide genel müfettiş sıfatıyla görev almış bu sayede teşkilâtlarla da sıkı ilişki kurmuş nihayet 1 Ağustos 1965'te yapılan genel kurulda partinin gelen başkanı seçilmiştir. Türkeş ve arkadaşları program meselesine büyük bir önem vermişler ve 257 maddelik bir programla ortaya çıkmışlardır. Parti 1967'ye kadar 61 il ve 435 ilçede teşkilâtlanmış ayrıca 1967'deki kongrede 9 Işık olarak tanımlanan yeni bir doktrini Türk milliyetçililerine sunmuştur. Parti, 8-9 Şubat 1969 tarihinde Adana'da toplanan genel kurulunda adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) amblemini de üç hilâl olarak belirlemiş, gençlik kolları için de hilâl içindeki kurt amblemi benimsenmiştir.
MHP, bu tarihten itibaren o zamana kadar ağırlıklı olarak fikrî ve kültürel faaliyetler şeklinde devam edegelen milliyetçi hareketin temel değerlerinin ve amaçlarının siyasî hayatta aktif bir şekilde savunulması rolünün üstlenmiştir.
MHP'nin ideolojisinin iki sacayağı vardır. Bunlardan birincisi daha önce Ziya Gökalp tarafından "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" şeklinde formüle edilen Türk milletinin kültürel ve millî değerlerini koruma ülküsünün Türk-İslâm Ülküsü etrafında sembolize edilmesidir. Böylece MHP, dinin toplum içindeki önemini belirterek bu sentezi Ziya Gökalp'ten sonra teori alanından eylem plânı içine aktarmıştır. Partinin ikinci sacayağını ise, sosyal, siyasî ve ekonomik yapıya ve problemlere ait bakış açısını belirleyen 9 temel prensipten müteşekkil "Millî Doktrin-9 Işık" oluşturur. 9 Işık'ın umdeleri şunlardır; 1)Milliyetçilik, 2)Ülkücülük, 3)Ahlâkçılık, 4)İlimcilik, 5)Toplumculuk, 6)Köycülük, 7)Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, 8)Gelişmecilik, 9)Endüstricilik ve Teknikçilik
Birbirine yakın gibi görünen ilk üç madde şöyle özetlenebilir. Milliyetçilik, Türk milletine bağlılık, sevgi ve Türkiye Devletine sadakat ve hizmettir. Ülkücülük ise, Türk milletini en ileri, en medenî ve en kuvvetli varlık hâline getirme ülküsü ve gayretidir. Yani, ülkücülük milliyetçiliğin aksiyoner bir şekli ve bir tavır alışlar bütünüdür. Ahlâkçılık ise, Türk milletinin ruhuna, geleneklerine uygun ve yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi amaçlar. MHP'nin temel kavramları içinde "Millî Devlet-Güçlü İktidar" kavramı önemlidir.
Millî devlet, tek millet-tek devlet'in yanı sıra bağımsızlığı konusunda olabildikçe hassas, milletin çıkarlarını en iyi temsil eden ve devletler arası camianın onurlu bir üyesi olmayı hedef seçen ve bunu becerebilen devlettir. Güçlü iktidar ise, kuvvetli-adil ve hızlı bir icrayı belirtir. Tek Meclis-Tek Başkanlık sistemi ise devlet başkanının halk tarafından seçilmesini ve yürütmenin tek başlı olmasını sağlayacağı için bugün bile tercih edilmektedir. MHP'nin ortaya attığı "Tarım Kentleri", "Millet Sektörü" gibi kavramlar birleşince ortaya "Milliyetçi Demokratik Devlet" çıkmaktadır. Bu devlet, milletin bütün fert ve sosyal dilimlerinin yükselmesi, ekonomik ve moral açıdan kalkınması amacını taşır.
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da bu fikirleri benimseyen gençlerin üniversitelerde kurdukları daha sonra dernekleşen, öncelikle fikrî ve kültürel çalışmalar yapan Genç Ülkücüler Teşkilâtı ve Ülkü Ocaklarıdır. Fakat komünistlerin 1968'den itibaren üniversitelerde gittikçe artan, baskıyla bağlantılı siyasî faaliyetleri ve ülkücü gençleri okullara sokmama gayretleri ülkücüleri nefs-i müdafa konumuna düşürmüştür. "Vatanım! Uğruna Ha Ekmek Yemişim Ha Kurşun" diyebilecek bir seviyede millet ve vatan sevgisiyle dolu bu gençler 12 Eylül öncesi komünistlerin kurtarılmış okullar/bölgeler stratejisine set çekmek uğrunda başta bayraklaşan Ruhi Kılıçkıran, Dursun Önkuzu ve Süleyman Özmen olmak üzere "Bir gül bahçesine girercesine" dört bine yakın şehit vermişlerdir.
Ülkü Ocakları ve bu kurumun mensubu Ülkücüler bugün bile hayret uyandıran bir şekilde Türkiye'de neredeyse köy bazında teşkilâtlanarak milliyetçi-mukaddesatçı gençliğin tek adresi olmuşlardır. Bugün ülkücülerin iade edilmeyen bir hakları da komünistlerin üniversitelerde yuvalanmalarına set çekmeleri ve karşılarında gördükleri ülkücü tepki sonucunda komünistlerin bir ihtilale teşebbüs edememeleridir. Ülkücüler üniversite öncesi gençliğe dönük olarak da Büyük Ülkü Derneği'ni kurmuşlardır. Ülkü Ocakları Derneği, zaman zaman bilhassa CHP'nin iktidar olduğu dönemlerde faaliyetlerini Ülkücü Gençlik Derneği, Ülkü Yolu Derneği gibi adlarla sürdürmek zorunda kalmıştır.
12 Eylül 1980'deki ihtilâlin neticesinde Millî Güvenlik Kurulu, bir çoğu C-5 adıyla anılan işkencehanelerde alınan ifadelerle açılan ferdî suçlarla ilgili davalara MHP ve ülkücü kuruluşların yöneticileri de dahil edilerek "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası" adı altında bir dava açmış, fakat idarecilerin tamamı beraat etmiştir. Hareketin lideri dört yıl altı ay tutuklu kalmıştır. Alparslan Türkeş savunmasında iddianameyi yalan ve iftira dolu bularak ülkücülerin yaptıkları konusunda şunları söylemiştir;
"Türkiye'nin maruz kaldığı ideolojik nitelikteki ve gayrinizami harp metodları ile yürütülen en büyük hıyanet saldırısı karşısında, dün Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bağımsızlığını, ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini, insan haysiyetine uygun yegane rejim olan hukukun üstünlüğüne dayalı hür demokratik rejimi savunma yolunda her gün bir kaç arkadaşımızı Hakkın rahmetine tevdi ederek, şehit vererek, meşruiyetten kıl payı ayrılmaksızın siyasî bir mücadele verdik"
12 Eylül hareketi en çok MHP'ye zarar vermiş, ülkücüler haksız suçlamalarla, en ağır işkencelere maruz kalmışlardır. Ayrıca 12 Eylül Anayasası, daha önceki milliyetçilik ilkesini "Atatürk Milliyetçiliği" şekline dönüştürerek MHP'nin temsil ettiği milliyetçilik anlayışının meşruiyet zemini yok etmeye çalışmıştır. 12 Eylül darbesi sonucunda dışarıda kalan bir grup milliyetçi 7 Temmuz 1983 tarihinde Muhafazakâr Parti(MP)'yi kurmuş, fakat seçim öncesi Millî Güvenlik Konseyi tarafından iki ayrı veto yiyen parti ve yöneticileri seçime katılamamışlardır. MP'nin 30 Kasım 1985 tarihinde yapılan büyük kongresinde genel başkanlığa Ali Koç getirilmiş ve partinin adı Milliyetçi Çalışma Partisi(MÇP) olarak değiştirilmiştir. 1987 yılında Ali Koç'un istifası üzerine Abdülkerim Doğru genel başkanlığa seçilmiştir. 6 Eylül 1987 tarihinde yapılan referandum sonucunda siyasî yasakların son bulmasıyla Alparslan Türkeş, MÇP'ye girmiş ve 4 Ekim 1987 tarihindeki Olağanüstü Kongre'de yeniden Alparslan Türkeş genel başkan, Devlet Bahçeli genel sekreter seçilmiştir. 20 Ekim 1991 Genel Seçimlerinde ülke barajı sebebiyle MÇP, Refah Partisi ve Islâhatçı Demokrasi Partisi'yle bir seçim ittifakı yapmış, bunun sonucunda barajı aşarak parlamentoya 19 milletvekili sokabilmiştir. Fakat 1992 Temmuzunda başını Sivas milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu'nun çektiği altı milletvekili MÇP'den ayrılarak Büyük Birlik Partisi(BBP)'ni kurmuşlardır. BBP, başlangıçta büyük hedefler göstermesine rağmen sonraları ideolojik arayış ve varlığını ispatlama gayretine düşmüştür.
MHP'nin yeniden açılması tartışmaları devam ederken 27 Aralık 1992 günü toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri Partinin feshine, isminin ve ambleminin de MÇP tarafından kullanılabileceğine karar vermiştir. Bu gelişme üzerine, 24 Ocak 1993 günü toplanan MÇP 4.Olağanüstü Kongresi, MÇP'nin isminin MHP olarak değiştirilmesine ve amblem olarak da üç hilâlin kabulüne karar vermiştir. Böylece MHP, Türk siyasî hayatında yeniden doğmuştur. 27 Mart 1994 mahallî seçimlerinde %7.9 oy oranıyla 118 belediye başkanlığı kazanan MHP, ne yazık ki aynı başarıyı 1996 Genel Seçimlerinde gösteremeyerek parlâmentoya girememiştir. Fakat MHP ve Lideri Alparslan Türkeş her zaman siyasetin merkezinde olmuşlardır. Ülkücülerin gözünde Türklerin Başbuğu olan Alparslan Türkeş'in 4 Nisan 1997 günü vefat etmesiyle MHP uzun süren bir kongreler dönemine girmiş, neticede Dr. Devlet Bahçeli genel başkanlığa seçilmiştir
|