demokrasi
Moderator
TuTQu Süper Üye
Başarı: 46
Çevrimdışı
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 5.519
EY! TÜRK TİTRE VE ÖZÜNE DÖN
|
Muhbirler ve münafıklar, Pir Sultan’ın bu dediklerini hemen Hızır Paşa’ya yetiştirirler. “Senin fermanını da müftünün fetvasını da dinlemiyor bu adam” derler. “Her gittiği yerde Şah’tan söz ediyor”
Hızır Paşa’da askerlerini gönderip Pir sultan Abdal’ı Sivas’a getirir. Eski Piri’ne saygıda kusur etmez. Fetvadan, Pir’in demelerinden hiç söz etmez. Siniler içinde nefis yemekler sunar Piri’ne. Ama Pir Sultan yemeklere elini sürmez. Hızır Paşa Piri’nin yemeklere elini sürmediğini görünce sorar:
“Pirim, yoldan geldin açsındır. Ama yemeklere elini sürmedin. Neden?”
Pir Sultan eski müridine şunları söyler:
“Sen haram yedin. Zina ettin. Yetin malına el attın. Onların ahını aldın. Yoksullara haksızlık ettin. Senin bu haram parayla yaptırdığın yemeklerine ben değin köpeklerim bile ağızlarını sürmezler.”
Pir Sultan, bunları söyledikten sonra Paşa konağının penceresinden Banaz’daki köpeklerine seslenir. Banaz’daki köpekler koşarak gelirler konağa. Sofradaki yemeklere yaklaşırlar ve bir kez kokladıktan sonra da hiç dokunmadan geri çekilirler.
Bunu kendisine hakaret kabul eden ve çok kızan Hızır Paşa, Pir Sultan’ı tutuklatıp Sivas’taki Toprakkale’ye hapsettirir. Ama birkaç gün sonra yaptığından pişman olur. Ne de olsa Pir sultan onun eski Piri’dir ve çevrede saygı gören, sevilen birisidir. Pir Sultan’ı hapisten çıkartıp huzuruna getirir. Ona bir öneride bulunur.
“Pir’im, içinde ‘şah” sözü geçmeyen üç deme söyle seni bağışlayacağım.”
Hızır Paşa’nın bu sözleri üzerine Pir sultan sazını eline alır ve ilk demesini söyler:
“Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip tetmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşkine
Pirim Ali On İk’imam aşkına
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Yaz selleri gibi akar çağlarım
Hançer aldım ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu ara ağlarım
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Her nereye gitsem yolum dumandır
Bizi böyle kılan ahdi amandır
Zincir boynum sıktı halim yamandır
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Pir Sultan’ım eydür mürvetli Şah’ım
Yaram baş verdi sızlar ciğergahım
Arsa direk direk olmuştur ahım
Açılın kapılar Şah’a gidelim.”
Pir Sultan’ın dilinde hep Şah vardır. Hızır Paşa bu demeyi dinleyince kızar.“pirim” der. “Sazı yanlış çalıyorsun. Dikkat et!” Pir Sultan ikinci demesine geçer:
“Kul olayım kalem tutan ellere
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz
Şekerler ezerim şirin diline
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz
Allah’ı seversen katip böyle yaz
Dün ü gün ola Şah’a eylerim niyaz
Umarım yıkılsın şu kanlı Sivas
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz
Sivas illerinde zilim çalınır
Çamlı beller bölük bölük bölünür
Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz
Münafıkın her dediği oluyor
Gül benzimiz sararuban soluyor
Gidi Mervan şad oluban gülüyor
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz
Pir Sultan Abdal’ım hey Hızır Paşa
Gör ki neler gelir sağ olan başa
Hasret koydu bizi kavim kardaşa
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz.”
Sanki meydan okur Pir Sultan. İnadına “Şah!” der Şah’la bitirir demelerini. Hızır paşa iyice kızar. Çevresindekiler, “Bir Kızılbaş parçası seni dinlemiyor. Bu nasıl iştir? Nerde senin paşalığın?” derler.
Pir Sultansa kimseye aldırmadan üçüncü demesine başlar:
“Karşıdan görünen en güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü Pir’im sen himmet eyle
Ben de bu yayladan Şah’a giderim
Eğer göğerüben bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam
Ben de bu yayladan Şah’a giderim
Dost elinden dolu içtim deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim
Ben de bu yayladan Şah’a giderim
Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Siz de Şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah’a giderim
Abdal’ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri dönülmez
Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şah’a giderim.”
Artık Hızır Paşa iyice çileden çıkar:
“Günah benden gitti. Atın şu adamı zindana da aklı başına gelsin!” diye bağırır adamlarına. Pir Sultan’a döner ve “Yarın asılacaksın, Pirim!” diye ekler.
Zindana götürürler Pir Sultan’ı, Sivas’ın Keçibulan denilen bir yerinde onu asmak için bir darağacı kurarlar. Sabah güneş doğmadan önce onu asmak için alıp getirirler Keçibulan’a. Darağacına çıkarırlarken kimsenin ardından yas tutmasını istemez Pir Sultan. Başlar bu demeyi söylemeye:
“Bize de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi kem kişi de bellemesinler
Paşa kıdemine tembih eylesin
Kolum çekip elim bağlamasınlar
Hüseyn Gazi binse gelse atına
Dayanılmaz çarh-ı felek zatına
Benden selam olsun ev külfetine
Çıkıp ele karşı ağlamasınlar
Ala gözlüm zülfün kelep eylesin
Döksün zülfün kelep eylesin
Ali Baba Hak’tan dilek dilesin
Bizi dar bidinde eğlemesinler
Eğer Ali Baba sözü uyarsa
Ferman büyük yerden beyler kıyarsa
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Al’ın çözüp kara bağlamasınlar
Surrum işlemedi kaddim büküldü
Beyaz vücudumun bendi çözüldü
Önüm sıra Kırklar Şah’a çekildi
Daha beyler bizi dillemesinler
Pir Sultan Abdal’ım coşkun akarım
Akar akar dost yoluna bakarım
Pirim aldım seyrangaha çıkarım
Yıldızdağı seni yaylamasınlar.”
Pir Sultan’ın asılmasından önce bir buyruk daha verir.Hızır Paşa:
“Herkes Pir Sultan’ı taşlayacaktır.Taşlamayanlar ölümle cezalandırılacaklardır.”
Pir Sultan’ın asılmasını izlemeye gelenler ellerine taşlar alıp atmaya başlarlar ona. Ama hiçbir taş değmez Pir Sultan’a.Pir Sultan’ın musahibi Ali Baba’da bu buyruğa uymak zorunda kalır. O pirine taş atabilir mi hiç? Bir gül alır eline ve gizlice Pir Sultan’a fırlatır.
Pir sultan, Ali Baba’nın kendisine gül attığını görür ve çok üzülür. İdam sehpasında şu demeyi söyler:
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zareler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
Dar gününde dost düşmanım bell’oldu
On dergim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı boynuma takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni
Pir Sultan Abdal’ım canım göğe ağmaz
Hak’tan emrolmaz irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni.”
“Hala dilini tutmuyor bu adam!” deyip hemen ipi geçirirler boynuna.
Kalabalık dağıldıktan sonra Ali Baba, Pir Sultan’ın yanına gelip ayaklarına yüz sürer ve ağlar. Kanlı yaşlar akıtır gözlerinden. O gün ve ertesi günler Pir Sultan’ın asıldığı haberi çevreye yayılır. Kızı sanem saçını başını yolar ve sazını eline alıp babasının öldürüşüne şu ağıtı yakar:
“Dün gece seyrimde coştuydu dostlar
Seyrim ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Gündüz hayalimde gece düşümde
Düşde ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Uzundu usuldu dedemin boyu
Yıldızlar yaylası Banaz’dır köyü
Yaz bahar ayında bulanır suyu
Çaylar ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Kanlı yaş akıttım baharda yazda
Koç babamı kurban verdim Sivas’ta
Darağacı ağlar Pir Sultan deyü
Kemendimi attım dara dolaştı
Kafirlerin eli kana bulaştı
Koyun geldi kuzular meleşti
Koçlar ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Pir Sultan Abdal’ım yücedir şanın
Kudretten çekilmiş bir senin bunun
Hakk’a teslim ol şirin canın
Dostlar ağlar ağlar Pir sultan deyü.”
Bundan sonra söylentiler alır yürür Sivas ve çevresini. Bir söylentiye göre, Pir Sultan darağacındayken bir köpek gelip tam altında durmuş ve Pir Sultan da ona basarak ipini çözmüş, yerine de köpeği bağlamış. Sabahleyin darağacının yanına gelenler orada Pir Sultan’ın cesedini değil köpeği görmüşler.
Yine başka söylentiye göre, ertesi gün kahvede oturup söyleşenler arasında şu konuşmalar olmuş:
“Hızır Paşa dün sabah Pir Sultan’ı astırmış, duydunuz mu?” diye sormuş birisi.
“Ne asması yahu? Bu sabah ben Pir Sultan’ı Koçhisar yolunda, Seyfebeli’de gördüm.” Diye yanıt gelmiş birisinden.
Bir başkası: Yanlışın var. Bu sabah gün ışırken ona Malatya yolunda, Kardeşler Gediği’nde rastladım.” Demiş.
Bunun üzerine biri atılmış:
“Yanılıyorsunuz arkadaşlar. Ne diyorsunuz siz? Yeni Han Yol’nda Şahna Gediği’nde gördüm ben onu”
Hepimiz yanlışsınız. Ben onu Tavra Boğazı’nda gördüm” diye bağırmış bir başkası da.
Bir türlü anlaşamamışlar. Kimse kimseyi ikna edememiş. Hepsi kendi gördüğünün gerçek olduğuna yemin ediyormuş.
Kalkıp hep birlikte darağacının olduğu Keçibulan’a gitmişler. Ne görsünler? Darağacında Pir Sultan yok. Yalnız hırkası asılı duruyor.
Meğer ki Pir Sultan darağacından inip yola düzülmüş. Onun gittiğin gören Hızır Paşa’nın asesleri de peşine düşmüşler. Yakalamak için koşmuşlar yetişememişler. Pir sultan Kızılırmak Köprüsü’ne gelince dönüp bakmış ki asesler iyice yaklaşmışlar.Hızlıca köprüyü geçmiş ve geçtikten sonra “Eğil Köprü eğil!” demiş. Köprü eğilip suya batmış ve asesler karşıya geçememişler. Pir Sultan’ın kerametini anlayıp geri dönmüşler.
Pir Sultan Şah’a gitmek için Horasan’ın yolunu tutmuş. Yolda giderken bir musahiple karşılaşmış. Adam onun Pir Sultan olduğuna inanmamış. Çünkü musahip, Pir Sultan’ın asıldığını biliyormuş. Üstelik bu yüzden Sivas’ta ateşler yanmıyor, kazanlar kaynamıyormuş. Pir Sultan, birkaç nefes söyleyip adamı inandırdıktan sonra:
“Eğer Hızır Paşa, darağacında asılı duran köpeğin dübüründen üç kez üfürürse ateşlerin tekrar yanacağını” söylemiş.
Musahip Sivas’a gidince Pir Sultanla konuştuklarını Hızır Paşa’ya anlatmış. O da darağacına gidip asılı köpeği indirtmiş ve dübüründen üflemiş. İlk üfürüşte köpek dillenip “Pir Sultan!” diye bağırmış. İkinci üfürüşte “Can Sultan!”, üçüncü üfürüşünde “Yan Sultan!” diye bağırmış. O böyle bağırır bağırmaz Sivas’taki ateşler yanmaya, kazanlar kaynamaya başlamış...
Pir Sultan Horasan’a varıp Şah’ın huzuruna çıkar. “Niçin geldin?” derler. Pir Sultan da alır sazını eline ve şu demeyi söyler:
“Diken arasında bir gül açıldı
Bülbülüm bahçede ötmeğe geldim
Bezirganım yüküm gevher satarım
Ali pazarına dökmüğü geldim
Baç’ım vermeyince yüküm açılmaz
Gevherin hasına hile katılmaz
İnkar toru ile şahin tutulmaz
Bir gerçek tor’una düşmeğe geldim
Ben bend’ oldum şu meydana atıldım
İkrar verdim ikrarıma tutuldum
İptida talipten pire katıldım
Pirin eteğine tutmağa geldim
Pir Sultan Abdal’ım yüreğim döğüm
İmanlar rengine boyandım bugün
İrehber pişirir talibin çiğin
Ahiri bu imiş pişmeğe geldim”
Ardından şu demeyi söyler Şah’ın huzurunda:
“Zahir batın On’ki imam aşkına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pirim nazar eyle şu ben düşküne
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Bakmaz mısın cesedimin narına
Elim ermez oldu cihan karına
Yüzüm yerde geldim durdum darına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Hacı Bektaş oğlun günahkar gördüm
Aradım isyanı özümde buldum
Yüzümün karasın elime aldım
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Erenler yolundan bir taş kaldırdım
Gönül bahçesinde gülün soldurdum
Bugün eksikliğin nefsi öldürdüm
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pir Sultan’ım eydür karşımda durma
Gidip münkirlere yol ekran kurma
Alnımın karasın yüzüme vurma
Aman Şah’ım mürevvet deyü geldim.”
Pir Sultan, Horasan’dan Erdebil’e gider, orada ölür ve gömülür.
Kimi söylentilere göre Pir Sultan’ın mezarı Erdebil’dedir. Bir Başka görüşe göre ise Merzifon’dadır.
Çeşitli araştırmacılara göre ise, Pir Sultan asıldığı yere gömülmüştür. Gönümüzde Sivas’ta mal pazarı olarak kullanılan yerdeki sıra söğütlerin bittiği yerde üstü taşlarla örtülü, boyu beş, eni bir metre kadar olan bir tümsek de Pir Sultan’ın mezarı kabul edilmektedir.
PİR SULTAN ABDAL’IN GERÇEK YAŞAMI
Pir Sultan Abdal’ım kolum büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Ahır urgan boğazıma takıldı
Erler himmet edin ben gidiyorum
Pir Sultan’ın baş eğmezliği ve inançlı davranışı halk arasında destanlaşmasına yol açmıştır. Doğal olarak söylencelerle yaşamı değişikliklere uğramış, doğru olanla doğru olmayan bilgiler birbirine girmiştir. Bunların arasından doğru olanları bulmak için belgelere gereksinim vardır ve ne yazık ki Pir Sultan Abdal hakkında belgeler çok sınırlıdır. Bu sınırlı bilgilerden yola çıkarak elde edilen bilgiler ve Pir Sultan’ın gerçek yaşamını aydınlatmaya yatmamaktadır. Araştırmacıların bu konudaki düşünceleri birbirleriyle çelişmektedir. Ayrı ayrı Pir Sultanların olduğundan, kimi şiirlerin Pir Sultan’a ait olup olmadığından başlayan tartışmalar kesin bir sonuca ulaşamamaktadır. Ancak şu bir gerçek ki, Pir Sultan efsanevi kişilik olmuştur ve kendisinden sonra gelenlerin katılımıyla edebiyatımızda bir “Pir sultan Geleneği” oluşmuştur.
Şiirlerin biçim ve içerik özelliklerine göre ayrımlar yapılarak Pir Sultan’ın gerçek şiirlerinin ortaya konulası çalışmalarında da bir sonuca varılamamıştır.
Pir Sultan’ı astıran Hızır Paşa’nın hangisi olduğu konusunda bir kesinlik yoktur. Kesin olan ve hem söylencelerde, hem şiirlerde ortaya çıkan bir gerçek vardır ki, Pir Sultan’ı Sivas’ta valilik yapan Hızır Paşa adlı bir vali astırmıştır.
16. 17. yüzyıllarda Sivas’ta valilik yapan ve birisinin Deli ya da Divane lakabıyla tanındığı bilinen iki tane Hızır Paşa’nın adı geçmektedir. Deli (divane) Hızır Paşa’nın malını mülkünü halka dağıttığı söylenmektedir. Şiirlerde ve söylencelerde Deli (divane) lakabının geçmemesi ve haram yiyen bir vali olmaması nedeniyle bu Deli (divane) Hızır Paşa’nın Pir Sultan’ı astıran Hızır Paşa olmadığı düşünülmektedir.
Akla uygun olanı, Deli (divane) lakabı taşımayan Hızır Paşa’nın Pir Sultan’ı astırdığıdır. Bu Hızır Paşa da Sivas’ta 1547-1550 yılları arasında valilik yapmıtır. Pir Sultan’ın asıldığı yıllarda bu yıllar olmalıdır. Bu yıllar Osmanlılar’da Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) ve Safeviler’de Şah Tahmasb (1524-1576) hükümdarlık yıllarıdır. Kanuni’nin 1548’de Tebriz Seferi’ne çıkması sırasında Amasya, Sivas, Tokat yöresinde Kızılbaşlar’ın Osmanlı ordusunu arkadan vuracağı haberleriyle o bölgelerde bazı önlemler alması konusundaki tarihsel bilgiler, Pir Sultan’ın asılması yıllarıyla çakışmaktadır. Pir Sultan’ın:
“Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı kara yurt oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Sancak gele Kazova’ya dikile
Münafık başına taşlar döküle
Mümin olanlar da hakka çekile
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Kızılırmak gibi bendinden boşan
Hama’dan, Mardin’den Sivas’a döşen
Düldül eğerlendi Zülfikar kuşan
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Sene tekmil olduğunu bildiler
Yezid münafık gömleğin giydiler
Kasdeyleyüb imamlara kıydılar
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Abdal Pir Sultan’ım bu sözüm haktır
VAllahi sözümün hatası yoktur
Şimdi soframın yezidi çoktur
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Şiirinde geçen “Kazova”, Tokatla Turhal arasında Yeşilırmak Vadisi boyunca uzanan bir ovadır. Doğan Avcıoğlu’nun “Türkler’in Tarihi”nde: “Şah İsmail Halifesi Anadolulu Nur Ali, Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum Şehzadesi Murat Kızılbaş olur, törenle taç giyer. Tokat kenti ayanı Şah İsmail adına hutbe okutur. Şehzade Murat, onbin Kızılbaş ile Kazova’da Nur Halife ile birleşir.” Dediği olaylardaki Nur Ali, Nur Halife adlarıyla geçen bu kişi, Şah İsmail’in Türkmenleri’ndendir ve Osmanlı kuvvetlerini bozup Tokat’a kadar gelmiş, yöredeki Türkmenler’i ayaklandırmıştır. Bu ayaklanma Şahkulu Ayaklanması’nın bastırılmasından (1511) bir süre sonra gerçekleşmiştir.
İşte Pir Sultan bu yoğun ayaklanma döneminde Sivas yöresinde yaşamaktadır. Onun yaşadığı yıllar, Osmanlı Padişahlarından II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim e Kanuni Süleyman dönemlerinde Safevi Şahlarından Şah İsmail ve Şah Tahmasb dönemleridir. Şah Tahmasb’ın saltanatının 1524-1576 yılları arasında olması ve Pir Sultan’ın Ali nesli güzel imam geliyor” dizesiyle biten:
“Yürüyüş eyledi Urum üstüne
Ali Nesli güzel imam geliyor
İnip temenna eyledim destine
Ali nesli güzel imam geliyor
Doluları adım adım dağıdır
Tavlasında küheylanlar bağlıdır
Aslını sorarsan Şah’ın oğludur
Ali nesli güzel imam geliyor
Tarlaları adım adım çizili
Rakibin elinden ciğer sızılı
Al yeşil giyinmiş köçek gazili
Ali nesli güzel imam geliyor
Meydana çıkar görünü görünü
Kimse bilmez evliyanın sırrını
Koca haydar Şah’ı cihan torunu
Ali nesli güzel imam geliyor
Pir Sultan Abdal’ım görsem şunları
Yüzün sürsem boynun eğin yalvarı
Evvel baştan Oniki İmam serveri
Ali nesli güzel imam geliyor.”
Şiirindeki kastın Şah Tahmasb’ın Anadolu seferi olduğu tüm araştırmacılarca kabul edilmektedir.
Pir Sultan, 1548’deki bu seferden sonra asılmış olmalıdır. Kanuni’nin Alevilere karşı aldığı önlemler –bunlar babası Yavuz Selim’inkilerden farklı değildir; asıp kesmek, zindanlara doldurmak, aşiret dağıtmak gibi önlemlerdir. Tahmasb’ın Anadolu seferi, Hızır Paşa’nın bu dönemdeki Sivas Valiliği biraraya getirildiğinde bu doğruya varılır.
Pir Sultan’ın Sivas yöresindeki Türkmen ayaklanmalarıyla ilişkisi konusunda şu sorular sorulabilir:
• Pir Sultan bu ayaklanmalara katılmış mıdır?
• Pir Sultan, bir inancın savunucusu olarak bu ayaklanmaları
şiirleriyle destekleyen biri midir?
• Şiirleri nedeniyle ihbar edildiğine göre başka suçu var mıdır?
• Gerçekleşemeyen bir ayaklanmanın önderi midir?
• Alevi-Bektaşi inanışının güçlü bir temsilcisi olduğu için mi asılmıştır?
Bu soruların kesin yanıtlarını bulmanın elbette olanağı yoktur. Ancak şiirlerinden yola çıkarak varılacak bazı yargılarla şunları söylemek gerekir ki, Pir Sultan, kimi tarihçilerin değerlendirdiği gibi bir hain değil, adil, haktan ve halktan yana bir düzen isteyen bir şairdir. Çünkü Anadolu’daki Alevi Türkmenler’in ayaklanmaları ekonomik ve toplumsal nedenlere dayanmaktadır. Bu ayaklanmalarda Şii propagandası olduğu doğrudur ve Safevi Devleti’ni kuran Şah İsmail’in Anadolu Alevileri’nin inançlarından yararlanmak için Anadolu’ya halifelerini gönderdiği bilinmektedir. Anadolu Alevileri, aynı inançta oldukları Şah’ın haksızlıklara son vereceğine inanmışlar ancak onun siyasal amaçlarına tümüyle destek vermemişlerdir. Alevi-Bektaşi şiirindeki İran’a bağlılığın Safevi propagandasına bağlanması yanlıştır. Tarihsel bir olgunun ekonomik, kültürel, toplumsal, ideolojik boyutlarından soyutlanması yanlışa götürür. Safevi Devleti’nin Anadolu Alevi ya da Batıni eğilimli Türkmenlerce, Türklerce kurulması (Karamanlı, Dulkadirli, Tekeli, Bayburtlu, Rumlu, Varsak, Kaçar, Çapanlı, Ustaçlı... gibi Türk oymakları) ve bunların Anadolu’daki yerleşim yerlerine göz atınca İran’la ilişkinin kaynağı görülmektedir. Bu konuda Atilla Özkırımlı, Faruk Sümer’in “Oğuzlar” adlı çalışmasından şu saptamayı aktarmaktadır.
“Kızılbaş ulusunu teşkil eden ilk kademedeki oymaklar şunlardır: Ustacalı (Usta Hacılu), Rumlu Tekeli, Zulkadir, Şamlu, Afşar, Kaçar. Bunlardan Ustacalular Sivas-Amasya bölgesinden gitmiştir. Rumlular’ın Tokat, Amasya, Çorum, Koyulhisar, Bayburt ve İspir köylerinden mürekkep bir teşekkül olduğu görülüyor. Tekeli adını Teke sancağı denilen Antalya Bölgesi’nden almıştır. Tekeliler arasından Menteşe (Muğla Bölgesi) köylülerinden de bir bölük vardı. Zulkadı, Maraş, Elbistan, Yozgat bölgesindeki Dulkadırlı ulusuna mensup bir boydu. Şamlu, yazın Sivas’ın güney taraflarında ve Uzun Yayla’da oturan, kışın Halep bölgesinde yaşayan Türkmenler’in Beğdili, Harbendelu, İnallu gibi oymakların kollarından meydana gelmiştir. Devlet kuruluşunda ve ilk devirlerinde asıl mühim rolleri oymaklar oynamışlardır.
Bu saptamalardan şu sonuçlar çıkarabiliriz:
• Anadolu Alevileri (Alevi Türkmenler) bir sayasal egemenlik kavgası vermektedirler. Bu kavga görünürde dinsel inançlar uğruna yürütülmektedir.
• Şah İsmail’le inanç birliklerinin yanı sıra, onun çevresindekiler kendi soydaşları, kendi aşiretleridir.
• Osmanlı yönetimi Aleviler’i dışlıyor, baskılarıyla ayaklanmaya zorluyordu. Bir kısım Alevi Türkmenler bu baskıların sonucu zaten yurdunu terketmiş, Safevi Devleti kurulmadan önce gitmişlerdir.
• Osmanlı yönetiminin “Etrak-i bi idrak” (anlayışsız, idraksız Türkler) dediği Türkmenlere toprak köleliği uygun bulunuyor. Toprakları ellerinden alınıyor, tımar sistemi içinde reayalığa zorlanıyorlardı.
• Yöneticileri Türkmen beyleri olan Şah İsmail’in kurtarıcı olarak görülmesi doğaldı.
• Tarihçi İsmail Hami Danişmend’in şu düşünceleri konunun özüne inmemiz bakımından çok önemli düşüncelerdir:
“O sırada Anadolu Türklüğü Şiilik propagandaları ve tarikat faaliyetleri gibi dini sebeplerden başka idari ve siyasi birtakım sebepler yüzünden de İstanbul hükümetine karşı cephe almaya son derece müsait bir vaziyettedir. Fetih Devri’nden beri devşirmelerin elinde bulunan kozmopolit İstanbul hükümeti, vaktiyle Karamanoğulları’nın sonra Şiiler’in ve ondan sonra Dulgadır Beyleri’nin tenkil ve te’dibi gibi birtakım vatansız serserileri serdar olarak musallat edip binlerce aileleri matem içinde bıraktırmış, servetler müsadere edilmiş, ocaklar yıkılmış, şehirler ve köyler yıkılmış, tımarlar zaptedilmiş ve hatta tercihler bile yapılarak anavatan feci bir müstemleke muamelesi görmüştür. Azamet devrinin en parlak zamanlarında bile Osmanlı idaresinin müstakbel inhitat asırlarını hazırlayan en zayıf tarafı işte budur. Dini şekillerde ortaya çıkan Anadolu isyanları herşeyden evvel işte bu milli felaketlerin pek tabii birtakım aksül’amelleri demektir”
• Osmanlı yönetimi adalet isteyenleri ezmeyi yeğlemiştir.
• Osmanlı yönetimi, bir dinsel inanç olmaktan çıkıp ideoloji niteliği kazanan Şiilik’in karşısına Sünnilik’i dikmiştir.
• Aleviler’in kafir, mülhid, islamlık dışı olduğu, öldürülmelerinin vacip ve farz olduğu konusunda, öldürülenlerin mallarının, kadınlarını, çocuklarını öldürenlere kalacağı konusunda Osmanlı müftülerinin fetvaları olayın aldığı boyutu göstermektedir. Yavuz Selim’in, Müftü Hamza’dan aldığı böyle bir fetva ile Kızılbaşlar’ın yediden yetmişe deftere yazılmasını istemesi, daha sonra kırk bin Alevi’yi öldürmesi de tarihin yadsınamaz bir gerçeğidir.
• Bu kıyım Osmanlı yönetimiyle Alevilerin arasını açmıştır. Alevi düşmanı bir devlet politikası toplumu ikiye bölmüştür. Kızılbaşlık, Kızılbaş gibi sözlerin Alevi inancını benimseyenleri kötüleyen, onları dinsizlikle, ahlaksızlıkla suçlayan sıfatlar gibi kullanılması bu dönemde yaygınlık kazanmıştır.
• Osmanlı yönetimi Kemal Paşazade, Ebu Suud gibi bağnaz şeyhülislaları (yalnız Alevilerin diğer tüm batınilerin katillerini vacip sayan, hatta Yunus Emre’nin ilahilerini okuyanların da katledilmelerini isteyen fetvalar veren şeyhülislamlar) aracılığıyla insanları inançları nedeniyle yok etmeyi temel politika bellemiştir.
• Bu politikalar Alevi Türkmenler’i ayaklanmaya zorlamış ve ayaklananları da din ve devlet düşmanı suçlamasıyla ezmiştir.
İşte Pir Sultan, bu haksız politikalara başkaldıran bir ozandır. Başkaldıran ve belli bir inancı paylaşanları başkaldırmaya çağıran bir ozandır.
Alır sazı eline ve toprağı elinden alınan, yuvası yurdu dağıtılan, aşireti parçalanan Türkmen’in acısını dillendiren bir ozandır.
“Bu yıl bu dağların karı erimez
Eser bad-ı saba yel bozuk bozuk
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez
Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk
Elin tutmaz güllerini dermeğe
Dilim tutmaz hasta halin sormağa
Dört cevabın ma’nasını vermeğe
Sazım düzen tutmaz tel bozuk bozuk
Pir sultan’ım yaradıldım kul diye
Zalim Paşa elinden mi öl diye
Dost beni çağırmış durma gel diye
Gideceğim amma yol bozuk bozuk”
Haksızlığı eleştirmek için alır sazını eline. Vurur öfkeyle ve gidilecek yolu da gösterir:
“Muhammed Mehdi’nin hak sancağını
Çekelim bakalım nic’olsa olsun
Teber çekip münkirlerin kanın
Dökelim bakalım nic’olsa olsun
Mahluk deccal oldu insan haşarı
Asla bilen yoktu hayrı şeri
Teber çekip su mağradan dışarı
Çıkalım bakalım nic’olsa olsun
Müminleri bir katara düzelim
Güruh güruh şu alemi gezelim
Münkirlerin sarayını bozalım
Yıkalım bakalım nic’olsa olsan
Pir Sultan’a Huda yardım etmez mi
Müminler bağında bülbül ötmez mi
Bunca yattığımız gayrı yetmez mi
Kalkalım bakalım nic’olsa olsun”
Pir Sultan bir inancın sözcüsü, yayıcısı görevini almıştır omuzlarına. Hiçbir güç onu yolundan döndüremez. Adaletli bir düzen isteğiyle, insan sevgisi, hak sevgisiyle bütünleşip bir inancın çağrısına dönüşür onda. Başkaldırısının güç kaynağı inancıdır. Bu inançla meydan okur hep:
“Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir
Nemrud gibi Anka n’oldu
Bir sinak havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Şah’ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han’a
Can için yalvarmam sana
Seninşah bana darılır
Hafid-i Peygamber’im has
Gel Yezid Hüseyn’imi kes
Mansurum beni dara as
Benölünce il durulur
Bun Musa’yım sen Firavun
İkrarsız Şayten’ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir”
Ali’yi çağırır. Dertlilerin dermanı Ali’dir çünkü:
“Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı kara yurt oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Mümin olan bir nihana çekilsin
Münafık başına taşlar dökülsün
Sancağımız Kazova’ya dikilsin
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Pir sultan Abdal’ım bu sözüm haktır
VAllahi sözümün hatası yoktur
Şimdiki sofunun Yezid’i çoktur
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi”
“Peki nasıl gelebilir?” diye soruyor Atillı Özkırımlı ve şöyle diyor:
“Mümkün müdür bu?” Elbette On İki İmam’dır, İmam Cafer Sadık’tır, Hacı Bektaş’tır., Yap’tır, Mehdi’dir. Hatta kendisidir.
Pir Sultan’ım şu dünyada
Dolu geldim dolu benim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim Ali benim
Bu düşünmüştür Pir Sultan’ı darağacına götüren. Onu yüzyıllardır yaşatan da budur. Dilindeki şah, gönlündeki şahtır. Kurtuluşun simgesidir. Ona onun dili, onun inancıyla seslenen Şah İsmail’dir; onun halifesidir, oğludur ya da Osmanlı’ya başkaldıran bir Türkmen babasıdır, hepsinin ötesinde Ali’dir. Asılmışsa, Osmanlı yönetiminin dayandığı dinsel-kültürel-siyasal öğretiye karşı bir düşünüş biçiminin ve inancının savunucusu, eylemcisi olduğu için asılmıştır. Dilini tutmadığı, inancı uğruna ölümü göze aldığı, boyun eğmediği, “Hakk’ı pek sevdiği” için. Tıpkı Hallac-ı Mansur, Nesimi gibi.
Hızır Paşa’ya meydan okuduğu, yukarıda, bir dörtlüğünü aldığım... “Şah’ı sevmek suç mu bana...”şiirinde çok güzel anlatır bunu.Ama Pir Sultan’da inanç, Mansurla, Nesimi’nin tersine soyutlamadan sıyrılmış, hayatla, yaşananla bütünleşmiş, bu anlamda ideolojik özüyle siyasal nitelikli bir çatışmanın temelini oluşturmuştur. Bu yanıyla Pir Sultan’ın şiirleri tek bir ayaklanmanın değil, hemen hepsi aynı nedenlerden kaynaklanan toplumsal bir başkaldırının anlatımıdır; içinde yaşadığı dönemin ve toplumsal-siyasal ortamın edebiyattaki yansımasıdır, karşılığıdır. Ezilenin ezene yanıtıdır. Direnmesi, boyun eğmeyip karşı koymasıdır. Bilinen söyleyişle çağının tanığıdır Pir Sultan. Bir öncüdür. Susturulmuşsa, bunun için susturulmuştur. Bu tanıklık onu ölümsüzleştirmiş, şiirleriyle yüzyılları aşarak yaşarlılığını sürdürmüştür.
|