carpediem
TuTQu PReNSeS
TuTQu Bitanesi
Başarı: 51
Çevrimdışı
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 4.620
sevmeyi bilmediğim doğru...
|
Üşüyordum. Ve hiç sigaram yoktu! Ellerim ve ayaklarım soğuktu. Kapı açıldı ve içeri girdi. Onun bu ani, bu sebebini bilmediğim gelişine bir anlam vermeye çalışıyordum. Ayakta duruyor, hiç birşey konuşmadan öylece beni seyrediyordu.Sessizlik... Sessizliği 'Sigaran varmı' diye sorarak bozmuştum. 'Hayır! Sigara kullanmıyorum. Biliyorsun dumanı rahatsız ediyor' diye yanıt verdi. Çok uzun zaman olmuştu onu görmeyeli. Bıraktığım ve hiç bilmediğim o şehirde kalmıştı, o günden bu güne ne kadar çok şey değişmiş. Aklıma takılan sorular değişerek farklı sorularda buluşmaya başladı onu gördüğüm zaman. Onu unutmuş muydum? Çizgiler... Göz kenarlarına yerleşen ve oradan artık gitmeyecek olan en belirgin üç çizgi...
Ayakta duruyor ve hiç bir tepki vermeden suratıma bakmaya devam ediyordu. Sinirlenmeli miydim, yoksa sevinmeli mi? Yanıma oturmaya cesaret edemiyor muydu? Peki ben neden ona oturması için yer göstermiyordum? Evet ikimizde cesaretsizdik. Birden cesaretini toplayarak mı ne.. Nasıl olduysa yanıma yaklaştı, elleriyle pantolonunun dizlerinden tutarak yukarı çekip usulca yanıma oturdu. İçimden çok uzaklara onca yol kat ederek giden (kimliğini henüz oluşturamadığım) 'şeyler' tekrar bir ordu edasıyla bütün bedenime ve mantığıma savaş açmışlar, olacakları benimle birlikte merak ederek saldırıya hazır bir şekilde bekliyorlardı. Onların adı artık yanımda oturan bu şey gibi 'bir şey' olmuştu. İkimizde cesaretimizin en başındaydık. 'Sigaran var mı?' sorusundan sonra 'Nasılsın' diye bildim ona. 'Nasıldın?... Nasıl?' Suratına gülümsemek, gülümsemek isteyipte bunu başaramayacak gibi bir ifade yerleşti. Ve yine o çizgiler. Artık onu yanlız bırakmayacak tek şey o çizgilerdi. Göz kenarlarındaki o çizgiler... Susuyordu. Soruma henüz cevap vermemişti. Kararlıydım o konuşana kadar bende tek bir laf etmeyecektim. Biraz zaman sonra içini çekerek usulca oturduğu kanepeden yine usulca ayağı kalktı. Ormanı gören odamın camına yanaştı ve sırtı bana dönük öylece dikildi camın kenarına. Elinde bir şey saklıyordu. Sol avucunda! Neydi ? O kadar çok şey vardı ki sorulacak ve sormasını beklediğim.
'Biz' dedi. 'Biz seninle en son nerede bırakmıştık kendimizi? Neredeydi o vedalaştığımız durak hatırlıyor musun?'dedi.Soruma cevap vermeden bana soru sormasını beklemiyordum ondan. Çok iyi tanıyordum onu evet cevabı soru sorarak vermeyi seçmişti bu defa. Kelimeler boğazımda yumruk gibi sıralanmış yine canımı yakıyordu. Yutkunarak onları aşağıya indirmek isterken adeta boğazımı tırmalıyorlardı. Bu durum hiç bir zaman sevmemiştim zaten. Sırtı bana dönüktü. Hiç değişmemiş duruşuyla o kocaman gövdesini dimdik ayakta tutarak duruyordu camın kenarında. Onca yaşanılan şey ve geçen onca zamandan sonra hiç değişmemiş olması onun ne kadar güçlü, ne kadar kararlı ve eskimiş olduğunu, o zor günlerinde ne denli içine kapanıp kendisini tekrarlayan acılara fırsat vermediğini, bir savaşçı gibi kararlı ve emin bir yapıya sahip olduğunu gösteriyordu. Lakin değişen başka şeyler vardı. Ona bakışlarım avucu ve gövdesi arasında gidip geliyordu. Neydi o avucundaki? Sıkıp sıkıp duruyordu, ne istiyordu avucundan? Ne saklıyordu? Bunu ona sormalı mıydım? Sora bilecek miydim? Sabırla bekleyerek sorduğumuz sorulara yine karşılıklı sabırlar göstererek yanıtlar bekliyorduk. (Herşey o kadar ani olmuştu ki! Evime gelmesi, benimle konuşmaya çalışması, yanıma oturması.Hepsi; ve her biri o kadar zaman sonra ve o kadar ani..(oldu ki.) ) 'Evet' dedim. 'Hiç unutmadım ki! Ne seninle karşılaştığımız o yolu ne de birbirimizden vazgeçtiğimiz şehrin o durağını... Hiç unutmadım ki. Zaten seninle hayatımız, hep o isimsiz nereye gideceği belirsiz duraklardan ibaret değil miydi?' diye yanıtladım sorusunu. İçimden 'İlk durak... Son durak neresiydi?' diye geçirdim. Kapı çaldı. Odanın ışını yakıp kapıya doğru yürüdüm attığım on adımda onca şey dolanıp durdu aklımda. Parmak uçlarıma kadar üşüyordum. -Annemmiş. Yanıma uğramadan direk odaya geçti. Tekrar içeri girdim, ışığı yine kapattım.- Üşüyordum ve yine kimse konuşmuyordu. Ben konuşamazdım onun ise konuşmaya hiç hakkı yoktu.Kim haksızdı? Bana o acıları yaşattığı için o mu? Yoksa onu içimde büyüten ben mi? Haksızı şimdimi aramam gerekiyordu? Ya da sadece haksızın kim olduğunu ve nerede aranması gerektiğini benim mi düşünmem gerekiyordu? (onca soru kafamda bir yere gidemiyorum) Sanki biraz daha yakınlaşıyorduk birbirimize, neydi istediği benden? Tekrar benim olmak mı? (Neydi?) Peki ben buna izin verir miydim bunca şeyden sonra, bunu benden isteye bilir miydi? O kadar cesareti var mıydı? Ne derdim ona? -Tanrım ya bunu benden isterse- Onun yok oluşuna ben benim yok oluşuma o iki canlı tanıkken şimdi neden buradaydı? Ne zaman söyleyecekti buraya neden geldiğini? Yanıma yaklaştı; bir adım ileride, ona dokunmamı istercesine o koca gövdesinin üzerine diz çöküp yere oturdu.Yüzüme bakıyor –evet inanıyorum onu tanıyorum- ona dokunmamı istiyordu.Bunu yapamazdım.Yapamıyordum. ' Yap!..Belki bu onu son görüşün, belki ölüm hemen şimdi!... 'Aklım ve bedenim beni zorluyordu. Herşeyden önce ben ona dokunsam eskisi gibi hissede bilirmiydi bunu? Ben ona eskisi gibi hissettire bilir miydim sıcaklığımı? Tanrım neredesin? Yardım et! Kendime hakim olmam gerekti. Herşeyi mantıklı yapmalıydım.Usulca ellerimi suratına götürdüm. Az önce şimşeklerin çaktığı, herşeyin bir anda olup bittiği zaman dilimi yerini sanki saniyelerin durduğu birbirini iteleyerek ilerlediği bir ana bırakmıştı yerini. Herşey çok yavaş gelişiyordu. Ve o an! Sımsıkı sarıldık birbirimize. Neyin hesabıydı bu ikimiz içinde beynimizde dolaşan. Evet bu 'Bir anka kuşu hikayesi'ydi.' Birbirimizi o kadar çok özlemişiz, o kadar çok beklemişiz ki bu anı, usulca ağlıyor sesimizi duyurmadan çığlık atarak karşı koyuyorduk sorulası hesaplara. Hiç bitmeyecek bir özlemdi yaşadığımız. Neydi o kül, neydi o usulca gelen erken ölüm?.. Yapılacak tek şey vardı...
........ Karşılılı oturduk, ikimiz de ellerimizle alnımızı kaşıyor, ne yapacağını nereden başlayacağını bilmeyen iki kişi gibi gözlerimizi birbirimizden kaçırıyorduk. ' O kül...' dedi. 'Adını doğru dürüst bilmediğim o cadde, o yollar, beni süreklediğin o infaz, bana bunu neden yaptın? Neden beni hiç bilmediğim o kaldırımlardan alıp ve onca zamandan sonra yine hiç bilmediğim o şehirin o soğuk kaldırımlarına attın? Neden bunu bana yaşattın ve neden beni hiç bilmediğim bir hikayenin içerisine sürükledin? Ne oluyordu. Evet konuşuyordu ve anlamlı sorular soruyordu; Fakat buna hakkı var mıydı? Hangimiz daha fazla acı çekmiştik? Hangimiz kül, hangimiz alıntı olmuştuk? Yüzüne baktım, irkildi ve sanki bir adım geri atarak bedenini benden uzaklaştırdı. 'Soru varsa sorulacak benimdir elbet ve cevap varsa verilecek o da senindir' dedim. Neden bu kadar bencil davranmıştım. Olması gibi miydi yoksa bu davranışım? Nasıl da etkilemiş beni onun bu korkak tavrı. En başında, odaya geldiği ilk anda biraz kararlı ve soğuk kanlı olsaydı belki de, belki de bunların hiç birini yapamayacak, bu kadar sert çıkışamayacak ve kendimden bu kadar emin olamayacatım. Ama emindim ve bu düşüncelerim de belkisi olan düşüncelerdi. Haklı olan, asıl aciz olan ve eskiyen bendim. Ona sarıldığım anda bile yumuşamamam gerekliydi. Ama... Daha az önce ona ne kadar kızgın olduğumu unutmuş gibiyim.
''Gel'' dedi... Ölüm var o yolda tut elimden! Hiç bir gün sevmedin.. Varsın olsun sevme! Ama bir kez olsun sözümü dinle.
Zaman geçiyordu. Tek canlı şahit zamandı şuan yanımızda olan. Kulaklarım çınlıyor kalbim kendini oradan oraya atıyordu. Çok yaşamıştım bu duyguyu ama bu kez ölüm değil bir geri dönüş için hissediyordum bu acıtan ikilemi. Konuşmak istedikçe yüzüne bakarak bakışlarımla suçlayarak onu susturuyordum. ' Sen!'dedi.' Neden beni büyüttün içinde, neden seni bırakmam için beni kovdun yüreğinden' dedi. Kilitlendi çenem ağzıma geri tepti tüm anlatmak istediklerim. Olmaz onun bu çaresizliğine göz yumamazdım. Yanımdı o benim. Belki de tek sahip olduğum şey'di. Çaresizlik! Ter! Susan çığlıklar! Hepsi şuan bizimle birlikte aynı havayı tenefüs ediyordu. O kadar özlemişim ki onu.. Atamam odama kadar geldi bunca zaman sonunda onu tek kelimeyle kovamam. Ne oluyordu. Ona içimde hiç nefret yer etmemişim, edememişim. Devam eden birşey de geçen zamandı. Sorular... Bitmeyecek hep boğazıma dizilip, yutkunarak onları aşağıya itmeye çalışacağım sorular...
.... ' Bunu sana yapamam sen yanımsın'.. Tek bunu söyleye bildim o an. Koşulsuz bir çaresizliğin eteğinde miydim? Bilmiyorum. 'Gel'dedim. Birisiyle yok ettiğim sen, bunların hangisini yaşamayı hakettin bilmiyorum. Tekrar gel, elimi tut yanıma yaklaş, boşuğunu tamamla. Gel! Tekrar yaşat beni. Tekrar yarat!' Bu sözlerimin ardından yanıma geldiğinden beri sıktığı sol avucunu açarak buruşmuş, kirlenmiş, yaşlanmış, donuk kimliği duruyordu. Ne kadar dik, ne kadar guruluydu. Hiç birşey söylemeden uzattı elini. Kan toplamıştı parmakları. Kendi özünü saklama nasıl birşeydir bilir misin?' dedi. İçimin yüzünü görüp telaş içinde kırılmamdan çekinircesine;' Senin yaşadıklarını da biliyorum. Kim haksız peki bu durumda. Kim haksız? Bunu kime sormak, hatayı nerede aramak gerekli'' dedi. Hiç birşey söylemeden sarıldım. Uzaktı artık keder, uzaktı belirsiz yolculuklar. Artık yüreğim yanımdaydı. Kirlenmiş, kararmıştı ama o benimdi. Beni tekrar bulmuştu, tekrar sol yanımdaydı. Bu kez hiç gitmeyecekti. Benimdi işte benim... Sadece benim eserim. O akşam bütün eksik yanlarımızı konuştuk. Uzundu bu gidiş bizim için ama son olacaktı. Sabah uyandığımda onu sol yanımda görmek güzel bir ömrün başlangıcıydı benim. Uyanmak! Onunla uyanmak! Artık kırılgan olmayacaktı zaman, başka yüreklere, özlem duyduğumuz o gerçek kişiye verecektik tüm zamanımızı ve değerleri...Bir de en güzeli kulağına eğilip 'Hoş geldin YÜREĞİM!' .... 'Ağlama Kadın!..Gül, Gülümse küçük Kız!. Yüzünü eğme. Bunu yapa bilirsin
Mehtap Mutlu
|