|
Konu Başlığı: SANA GERİ DÖNECEĞİMİ SÖYLEMİŞTİM Gönderen: TiYLia üzerinde Ekim 14, 2007, 01:39:39 ÖS AZAB
Ne yapmak istediğimi en az bir başkası kadar ben de bilmiyordum. Artık şüphe duymaya başlamıştım içinde bulunduğum dakikaların bana ait olduğundan. Kendi hayatımın seyircisiydim ve kendi hayatlarının seyircileri daima kaybetmeye mahkûmdular. Oysa, kaybetmek de kabullenebileceğim bir şey değildi. Şakağıma silah dayasalar bile, onlardan daha güçlü olduğumu savunurdum. Hayır, yalan bu! Savunmazdım, uydururdum. Ve yine aynı yalanı uydurarak başlıyorum yeni bir hayata… * Kulağıma gelen sesler beni başka bir dünyaya davet etmeye çalışıyor idiyse de, bugün bir önceki günden daha fazla isteksizdim o davete cevap vermekte. Artık çok geç idi; kulağıma çalınan seslerin yanı sıra gün ışığı da göz kapaklarımı kaldırmaya çalışıyordu. çaresiz yanıt verdim bu çağrıya. Yatağımda doğrulduktan sonra bir süre boş boş önüme baktım. Bu gün de bitmek bilmeyecekti diğerleri gibi ve ben saniyeleri saymaktan alıkoyamayacaktım kendimi. Günü nasıl öldürebileceğimle ilgili planlar kurmaya çalışırken nesneler dünyasına dönmemi sağlayan içerideki odaların birinden gelen tıkırtılar oldu. Üzerimdeki ince örtüyü bir hışımla çekip atarak yataktan kalktım. Oda kapısını açmak üzere elimi uzattığımda kapının aralık olduğunu fark ettim. Oysa, kapı açıkken gözümü yumamazdım ben… Misafir odasına doğru ilerlerken müzik setinden yükselen sert gitar melodileri kulağıma çarpmaya başladı. Şayet şu an için bir paranoyağı canlandırmıyor idiysem, evimde benim dışımda bir kişi daha vardı. Bir iki adım geri gelerek mutfağın açık kapısından içeri süzüldüm. Çekmeceleri kurcalamama gerek kalmamıştı; masanın üstündeki iri ekmek bıçağını aldım ve yeniden misafir odasına doğru ilerlemeye koyuldum. Bir hışımla odaya daldığımda güneşliklerin sıkı sıkıya kapatılmış olduğunu gördüm. İçerideki her kim ise, karanlığı seviyor olmalıydı. Televizyonun karşısındaki koltuğun arkası kapıya bakıyordu; dolayısıyla bana. Böyle bir hataya nasıl düştüğümü anlayamadım, iki elimle sıkı sıkı kavradığım ekmek bıçağını havaya kaldırmış arkası bana dönük olan koltukta oturana doğru ağır ağır ilerlerken. Hem nasıl emin olabiliyordum ki, koltukta birinin oturduğundan? Hem sırtımı duvara vermemek gibi bir hataya nasıl olup da bir defa daha düşebiliyordum?! Hazırlıksız yakalanmıştım. Saldırının önden gelmesini beklerken arkadan vurulmuştum. Ne olduğunu anlayamadan ellerimin arasındaki bıçak kayıp gitti bir başkasının elleri arasına. Belimden sıkıca yakalandım ve arkamdaki bedene doğru çekildim. Yapabildiğim tek şey kim olduğunu bilmediğim bu saldırgan karşısında gözlerimi yumup yutkunmak oldu. Saçlarımın arasında dolanan el, aynı zamanda sert ve soğuk cisme de ev sahipliği yapıyordu. Bedenime yapışık duran bedenin sahibinin kim olduğunu öğrenmek istemiyordum, onu sinirlendirmemek için elimden geldiği kadar uysal davranmaya çalıştım. Önce saçlarımın arasında dolanan sert ve soğuk cisim, ardından da onun geçtiği yerleri yakarak ilerlemeye devam eden sıcak el uzaklaştı başımdan. Ve ben gözlerimi açma gafletinde bulunduğumda az önce mutfak masasının üstünden aldığım bıçağın karşıki duvara saplandığını, aynı anda da önümde arkası bana dönük olarak duran koltuğun üzerinde taşıdığı bedenle beraber bulunduğum yöne döndüğünü gördüm. Odayı tiz çığlığım doldururken saçlarımın arasından enseme doğru ilerledi sıcak bir nefes. Belimi kavrayan baskıdan kaçıp kurtulmak istiyordum, ama kıpırdayamıyordum. “Sana geri döneceğimi söylemiştim, değil mi aşkım?” nihayet konuşmaya karar vermişti. Bu kalın seste öyle bir şey vardı ki, bir zehir gibi giriyordu insanın kanına ve ilk anda bağımlılık yapıyordu. Bir anda sakinleşmiştim. O büyüleyici sese ait bu sözcüklerden zihnimde kendiliğinden yinelenip dururken kendimi kaybedebilirdim. İşte o esnada gözlerim koltuktaki bedene takıldı; yani kendi bedenime… Bedenim cansız gibi yığılmıştı koltuğa; göz bebeklerimin yerlerindeyse derin birer boşluk vardı. Üzerimdeki ince askılı, kısa gecelik kana bulanmıştı; oysa gece yatmadan evvel giydiğim gecelik bembeyazdı. İlk defa hareket etme cesaretini gösterdim. Başımı önüme eğip geceliğime baktığımda, üzerimdeki geceliğin de tıpkı karşımda duran cansız kopyamın üzerindeki gibi kana bulanmış olduğunu gördüm. Nasıl bir güç alarak çektiysem kendimi, kolları arasında sıkıştığım bedenden kurtuldum. Karışımdaki oydu! Yüzümdeki dehşet dolu ifadeden büyük bir haz alırcasına bakıyordu yüzüme. Nasıl olup da karşıma çıkabiliyordu? Nasıl olup da dokunabiliyordu ki saçlarıma ve bedenime yeniden?! Yıllar önce silip atmıştım onu hayatımdan ve o zamandan sonra sadece bir defa, o da rüyâlarımdan birinde, ziyaret etmişti beni ve yine geleceğini söylemişti. “Sana geri döneceğimi söylemiştim, değil mi aşkım? Geçen yıllarda hep bu anı bekledim. Kokunu yeniden duyabilmek, saçlarına ve bedenine yeniden dokunabilmek için sabrettim. Seni ve geçmişimizi özledim… Bu defa sana sunulanı geri çevirmezsin diye düşünerek karşına geldim; yaptığın tüm hatalara rağmen seni affedebileceğimi, buna değeceğini düşündüm. Aslına bakarsan karşımda pek de fazla direnme şansın yok. Ya karanlık dünyama açılan kapıdan benimle beraber geçeceksin ve beraber bir defa daha yaşayacağız geçmişimizi, ya da ölmeden evvel bedeninin uğradığı işkencelere tanık olarak geçireceksin kalan zamanını. Seçim şansı senin. Bu defa doğru olanı seçeceğine inanıyorum. Sana ancak seni de beraberimde götürürsem gideceğimi de söylemiş miydim aşkım?” “Sen yoksun!..” “Yapma güzelim… Bak! Karşında duruyorum işte, tüm gerçekliğimle!..” “Yoksun! Yoksun! Yoksun!..” “Varım ve buradayım! Belki yok olacağım, ama yok olurken seni de yok edeceğim. Üzgünüm!” Yüzümdeki dehşet ifadesinin yanı sıra gözlerimde de hızla delilik ifadesinin yayılmakta olduğunu hissediyordum. O konuştukça kendimi kaybediyor ve kendimi ona bırakmaya hazırlanıyordum; o sustukçaysa, suratıma inen hayalî bir tokatla kendime geliyordum. Daha önce o mu beni öldürmüştü, yoksa ben mi onu öldürmüştüm hatırlayamıyorum… “Anılarımızla karşılaşmak ister misin bir defa daha? Görüyorum ki hatırlamıyorsun paylaştıklarımızı, kazandıklarımızı, kaybettiklerimizi… Bensiz olduğun zaman içinde başarabilmişsin beni hayatından tamamen söküp atmayı. Ne dersin güzelim? Belki daha kolay yaparsın seçimini bu sayede…” Hızlı adımlarla geri geri gitmeye başladım; kaçabileceğim bir yer varmış gibi! Nihayet ardımdaki dolaba çarparak durduğumda sarsılarak devrilen vazoyu alarak hızla ona doğru fırlattım. Kaçmadı. Kımıldamadı bile. Cesaret aldım. Elime gelen her nesneyi ona doğru fırlatıyordum. Sadece gülüyordu. Vücuduna çarpan her nesneyle hissetmesi gereken acıysa, benim vücudumda yayılıyordu. “Geçen zamanın hiçbir şeyi değiştirmediğini sen de görüyor musun? Hâlâ bana acı vermeye çalışırken benden çok kendini incitiyorsun. Gel benimle… Hâlâ kaybettiklerimizi yakalama şansımız var!” Gücümü yitirmiştim. Bu halimle savaşamazdım. Dizlerimin üzerine çöktüm; ağlıyordum. Acıyı da, onunla beraber öldürmüştüm; o da geri dönüşünde beraberinde acımı da getirmeyi ihmal etmemişti. Yanıma çöktü. Elleriyle çenemden tutup başımı kaldırdı. Ne olursa olsun, sıcaktı. Ona bakmaktan korksam da, sıcacıktı; gözlerimi yumdum. Korkma, dedi. Korkmadım; gözlerimi açtım. Gözlerinin içine bakarken onu ne kadar çok sevdiğimi anladım. Ona sarılmak istedim, uzandım, ama bir şey beni engelledi, yetişemedim. Elleriyle yüzümü okşadı; gözlerimi yeniden yumdum… * “Beni tüketiyorsun…” “Ne saçma bir cümledir bu?! Durmadan aynı şeyi yineliyorsun, ama ne demek “tükenmek”?! Ne yapıyorum da tüketiyorum seni?!” “Anlamıyorsun değil mi? Anlamayacaksın da… Bambaşka bir hayatım vardı, bir anda çekip aldın beni. Alışamıyorum. Hayatımı senin isteklerin doğrultusunda düzenleyemiyorum. Seni bir daha kimsenin sevemeyeceği kadar sevsem bile, bağlanamıyorum. Belki de, bu sen bile olsan, bağlanmaktan korkuyorum. Özgür olmaya alışmışım ben, yalnız kalmaya… Sana bağlandıkça özümden bir şeyler yitirdiğimi hissediyorum.” “Ne istiyorsun? Bir anda bırakıp gidiyor musun yani beni?!” “Asla! Seni sevdiğime inanmıyorsun; sensiz olamayacağıma da inanmıyorsun… İnanmayacaksın da, değil mi?!” “İstiyorsan çekip gidebilirim hayatından. Sen de bir anda silip atarsın beni ve geçmişimizi.” “Atamam! Yapamam! Sandığın gibi güçlü de değilim. Hâlâ var olduğunu bilerek senden uzak da kalamam!” Gece olduğunda sessizce girmiştik yatağımıza. Hiç konuşmadan, birbirimize sıkı sıkı sarılarak bırakmıştık kendimizi uykunun kollarına. O mışıl mışıl uyumaya devam ederken ben kısa süreli, huzursuz edici uykumdan uyanmıştım. Ve gözlerimi açtığımda, o tek sözcük olağanca hızıyla dönüyordu aklımda: “…gidebilirim…”, “…gidebilirim…”, “…gidebilirim…” O halde beni terk etmeyi planlıyor olmalıydı. Bu kadar kolay kabullenebildiğine göre ayrılığı hayatına bir başkası girmişti. Bir erkek yenisini bulmadıkça terk etmezdi kadınını. Gidecekti… Bunu bana yapamazdı. Hayatıma bu şekilde girmişken beni terk edemezdi. Var olduğunu bilerek ondan uzak kalmayı başaramazdım. O halde… Onu uyandırmamak için büyük bir özen göstererek sıyrılmıştım kollarının arasından. Koşarak mutfağa girmiştim ve çekmeceleri kurcalamama gerek kalmadan mutfak masasının üstündeki ekmek bıçağını alarak yatak odamıza geri dönmüştüm. Usulca yanına yaklaşıp dudaklarına son öpücüğümü yerleştirmiştim. Onu uyurken izlediğim zamanların pek çoğunda olduğundan daha fazla huzurlu görünmüştü o anda bana. Bir daha göremeyeceğim bu görüntüye son defa bakmıştım, zihnimin her köşesine o sahneyi kazıyarak. Benim olmayacaksa, bir başkasının da olmayacaktı. Bıçağı havaya kaldırmış ve bir defada saplamıştım kalbine… Başını kucağıma alıp gün ağarana dek oturmuştum yatağımızda. Son defa yaşamıştım dakikaları “biz” kavramıyla. Gün ağardığında kendimi, onun ve onunla olan geçmişimizin bir hayalden ibaret olduğuna çoktan inandırmıştım. O hiç hayatımda olmamıştı… Cansız bedenini kamyonetimize taşıdıktan sonra kazmayla kürek almak üzere evimizin bahçesine yönelmiştim. İnce askılı, kısa geceliğim, kollarım, bacaklarım, saçlarım, her yanım kurumuş kanla kaplanmıştı. Evime döndüğümde bir duş alarak arınacaktım sözde, günahlarımdan… Ormanın derinliklerinde bir yere gömmüştüm cansız bedenini. Sanırım geçmişimde ona ait ne kaldıysa onları da bırakmıştım bilerek, üzerine attığım toprağın altında. Artık sadece bana ait olan kamyonete bindim ve evime dönmüştüm. Beni bırakıp gitmesinden ya da ona olan aşkımın tükenmesinden korkmadan yaşayacaktım bundan sonra… * Gözlerimi açtığımda hâlâ karşımda duruyordu. Belki de tüm bu zaman boyunca kandırmıştım kendimi. Belki hep yanımda olmuştu, ben onu yok ettiğimi sanırken; belki de, şimdiye dek hayatımda hiç yer almamıştı. Hayatımı “biz” kavramından “ben” kavramına indirdiğimden bu yana tam sekiz yaz geçmişti ve ben yavaş yavaş özlem duymaya başlamıştım öldürdüğüm duygularıma. Gelecek misin, diye sordu tanıştığımız an ona aşık olmamı sağlayan sesiyle. Başımla onayladım. Hayata geri dönmeye ihtiyacım vardı, bunun için onunla gidecektim. Elimi uzattığı eline verdim. Sıcacıktı; huzur verici… Yerimden kalktım. Bir erkek ancak gerçekten sevdiğinde geri dönerdi. Bu defa da öldüremezdim onu. Hayatımdan vazgeçerek onunla beraber ilerledim cehennem ateşine… * * * Aşk ayrılığının bir azab olduğunu, sonra da azabın “a-z-b” kökünden türediğini, bunun da “lezzet” demek olduğunu söylüyordu. Demek ki aşkın azabında bir lezzet vardı ve dertleri zevk edinmeyince aşkın tadı çıkmıyordu. (İskender Pala – L&M) |